Evrim Teorisini Çıkmaza Sokan Gerçeklerden Biri: Beyin ve Gözün Mükemmel Uyumu

Bilindiği gibi, insan vücudundaki sistemlerin işleyişinde en önemli görev beyne düşmektedir. Örneğin; görme işleminin yalnızca gözler sayesinde gerçekleştiği zannedilse de, aslında görme işleminin en önemli safhaları beyinde gerçekleşmektedir.

Gözümüz ile beynimizin olağanüstü bir uyum içinde çalışması sonucunda kesintisiz olarak etrafımızdaki varlıkları görmemiz mümkündür. Bunun için beynimizde ‘planlanmış’ işlemler gerçekleşir ve bunların hiçbirinde ‘tesadüf’e yer yoktur.

Kör Nokta ve Beynin Tamamlayıcı İşlevi

Bu yazıya baktığınızda sayfayı tam olarak gördüğünüzü düşünüyor olabilirsiniz. Ancak durum bundan farklıdır. Elinizde tuttuğunuz dergide, sayfanın küçük bir noktası var ki o noktayı göremiyorsunuz. Bu durum yalnızca bu sayfa için değil, hayatınız boyunca gördüğünüz bütün görüntüler için geçerlidir. Bu, deneylerle ispatlanmış bir gerçektir.

Bu körlüğün sebebi, gözü beyne bağlayan sinirlerin gözün bir noktasında bulunmamasıdır. Retinanın bu küçük bölümünde koni ve çubuk hücreleri yoktur. Bu yüzden burası ışığa duyarlı değildir ve retinanın bu bölgesinde görüntü okunmaz. Peki göz içinde böyle kör bir nokta bulunduğu halde, nasıl olur da etrafımızdaki her şeyi eksiksiz görürüz? Bunun sebebi beynin tamamlayıcı özelliğidir.

Kör nokta yüzünden eksik kalan nokta, çevresindeki fona uygun olarak tamamlanır. Diğer bir ifadeyle, beyin bu noktayı olabilecek en uygun renge boyayarak kamufle eder. (Meliha Terzioğlu, Fizyoloji Ders Kitabı, Cilt 1, İstanbul: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları, s. 437)

Kör noktanın varlığının farkına varılmaması ve görmede bir eksiklik olmamasının nedeni budur.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için şekildeki testi yapabilirsiniz.

Sağ gözünüzü kapayın ve resmi 50 cm.’lik mesafeden gözünüze doğru yakınlaştırın. Baştan itibaren gözünüzü sadece artıya odaklayın. Yakınlaştıkça belirli bir süre için soldaki kırmızı noktanın yok olduğunu ve yerinin fondaki desenle doldurulduğunu göreceksiniz. İşte o noktada siz bir ‘kör’sünüzdür, fakat bunu hissetmezsiniz. Çünkü beyin kör noktayı, orada olması gerektiğini düşündüğü en iyi tahminle, arkadaki fon ile doldurur. Bu tahminin nasıl oluşturulduğu ise psikologların ve nörologlarının çözmeye çalıştığı başlıca sorulardan biridir.

Bazı çevreler kör noktanın varlığını şöyle açıklarlar: Her iki gözde de kör leke, görme eksenine göre farklı yerde bulunduğundan, iki gözle görmede, bir noktadan gelen ışınlar, bir gözde kör noktaya düşerken, diğer gözde duyarlı tabakada toplanırlar. Bunu savunanlar yeterli açıklamayı yapamadıkları gibi; tek gözle baktığımızda nasıl eksiksiz görüyoruz sorusuna da net bir cevap verememişlerdir. (Jillyn Smith, Sense and Sensebilities, Wiley Science Edition, s. 57)

Parçalanan Görüntü

Retina üzerinde oluşan görüntünün her parçası, elektriksel şifrelere dönüştürülür. Görme siniri boyunca giden elektriksel uyarıların yorumu beynin arka tarafında bulunan oksipital lobdaki görme korteksi tarafından gerçekleştirilir.

Başlangıçta çok açık seçik olan “ağ tabaka bilgileri”, anlaşılmaz elektrik sinyalleri olarak görme merkezine ulaşır. Oradaki sinir hücreleri bu karmaşıklığı çözecek, bunlardan bir anlam çıkaracak ve her birimiz için belirgin üç boyutlu görüntüler haline getirecektir. Beynin görme alanı çok kompleks şifreler çözen son derece gelişmiş bir bilgisayar gibi çalışır. Milyarlarca elektrik sinyali anında okunarak yorumlanır.

Beyin iki bölümlü bir organdır. Her bölümdeki oksipital lob, gözlerin sadece birinden bilgi alır. Görüş alanının sağ yanındaki bilgiler sol oksipital loba, sol yanındaki bilgiler de sağ oksipital loba gider.

Colin Blakemore adlı bilim adamı, nasıl çalıştığı tam olarak anlaşılamamış bu sistem için şöyle demiştir:

“Beyin görsel bilgiyi aldıktan sonra parçalayıp ne yapar? Eğer daha sonra yeniden bunları bir araya getirip görüntüyü oluşturacaksa, hangi amaçla parçalar?” (Anthony Smith, İnsan Beyni ve Yaşamı, İstanbul: İnkılap Kitabevi, s. 227)

Gözün içindeki mekanizmalar, göz-beyin bağlantısı, sinir hücreleri ve elektrik sinyallerinden meydana gelen bu sistem, olağanüstü bir kompleksliğe sahip olmasına rağmen her şey son derece düzenli işler, hiçbir kargaşa ve kaos yaşanmaz. (A.g.e,, s. 224.) Çünkü vücudumuzda en küçüğünden en olağanüstü komplekslikteki işleme kadar gerçekleşen her faaliyetin kusursuz olarak gerçekleşmesini sağlayan bir tasarım vardır. Sonsuz kudret sahibi Yüce Allah’ın yaratmış olduğu bu sistem sayesinde yaşamımızı -hastalık durumları dışında- hiçbir sıkıntı çekmeden sürdürürüz.

Ne Gördüğünü Bilmek

İnsan hafızası gördüğü görüntülerin bir kısmını depolar. Depolardaki dosyalar daha sonra kullanılmak üzere sık sık açılır. Örneğin, bir çocuk ilk defa kalem gördüğünde hafızasında kaleme ait bir dosya açılır. Çocuk bir süre sonra tekrar kalem gördüğünde daha önce açılan kaleme ait dosyadan çıkarılan görüntü, otomatik olarak yeni görüntü ile kıyaslanır. Bu sayede çocuk gördüğü şeyin kalem olduğunu anlar.

Aslında bu sistem sadece bebekler ya da çocuklar için geçerli değildir. Siz de dahil bütün insanların beyinleri günlük hayatta bu işlemleri otomatik olarak yapar. Bir görüntü ile karşılaşıldığında, bu görüntü hemen hafızadaki arşiv görüntülerle karşılaştırılır. Arşivdeki bilgilerle yapılan kıyas sonucunda yeni görüntünün ne olduğuna karar verilir.

Eğer çağrışım alanındaki bu işlemler yapılmasaydı anne babanızı bile tanıyamazdınız.

Çağrışım alanı, hareket kavramının algılanmasını da sağlar. Hareket halinde bir cisim gördüğümüzde, hafıza işlemi devreye girerek o hareketi alıkoyar ve bir sonraki hareketle karşılaştırır. (Lennart Nilsson, Jan Lindberg Little, Behold Man, Boston: Brown and Company, s. 190) Tıpkı bir film şeridi gibi hareketler art arda kaydedilir ve bir fotoğraf serisi oluşur. Nesnenin bulunduğu yer bir an önceki bulunduğu yere göre kıyaslanarak hareket olgusu zihinde oluşturulur.

Şimdi bu konu üzerinde daha detaylı düşünelim. Hafızaya birtakım görüntülerin kaydedildiğinden ve daha sonra bunların tekrar kullanılmak üzere geri çağrıldığından bahsettik. Peki bu görüntüler nereye ve nasıl kaydedilirler? Daha sonra bu görüntüler nereden, kimin kontrolünde, nasıl çıkarılırlar? Bu soruların tek bir cevabı vardır: Bütün bunlar her an her şeyi kontrol altında tutan Allah’ın üstün yaratışıyla ve O’nun dilemesi ile gerçekleşmektedir.

İki Göz, Tek Görüntü… Binoküler Görme

Acaba insan neden iki gözlüdür? Bunun özel bir sebebi var mıdır?

Aslında her göz tek başına görebilir ve her birinde ayrı ayrı görüntü oluşur. Gözler arasındaki aralık 5 cm.’den biraz daha fazla olduğu için iki retinada oluşan görüntüler birbirlerinden farklıdır. Her gözden gelen görüntü iki boyutludur. İki gözden gelen bilgiler beyinde üç boyutlu tek bir görüntü haline getirilir. Bu sayede derinlik ve cisimler arasındaki mesafe algılanır.

İki gözün gördüğü görüntüler birbirinden farklıdır, ancak birbirlerini tamamlarlar. Bu iki görüntü arasındaki küçük farklılıkları algılayıp yorumlamamız görüntünün üç boyutlu olmasını sağlar. Eğer iki gözde ayrı ayrı oluşan görüntüler beyinde tam olarak birleştirilmeseydi dünyayı çift ve iki boyutlu görecektik.

Görüntüler arasındaki fark, çok basit bir deneyle ispatlanabilir. Tek gözünüzü kapadıktan sonra bir dikiş iğnesine iplik geçirmeye çalışın. Göreceksiniz ki bunu çok zor başaracaksınız. Çünkü tek gözle derinlik algısı olmayacağından, iğne ile iplik arasındaki küçük mesafe farkını algılayamayacak ve ipliği deliğe geçiremeyeceksiniz.

Cisimlerin gözümüze zaman zaman çift göründüğü de olur. Eğer insanlar çift görmenin farkına varamıyorlarsa, bunun nedeni dikkatin, bakılan cismin dışına yönelmemesidir. Örneğin, iki kalemi arka arkaya tutup, gözümüzü uzaktakine odaklarsak, yakındakini çift; yakındakine odaklarsak uzaktakini çift görürüz. Eğer gözün odaklama yeteneği olmasa, görüntü sürekli çift olacak ve sağlıklı görüntü oluşamayacaktı.

15 Santimetrekare İçinde Bir Hayat ve Düşündürdükleri

Beyin ve gözlerin uyumu ile gerçekleşen görme olayının en önemli noktalarından biri, insanın doğumundan itibaren gördüğü her görüntünün beynin içinde, karanlık ve ıslak bir ortamda bulunan görme merkezinde meydana gelmesidir. Görme merkezinin toplam büyüklüğü ise 15 cm2’dir. İnsan hayatına ait her şey, çocukluğu, okuduğu okullar, evi, işi, ailesi, oturduğu semt, vatandaşı olduğu ülke, üzerinde yaşadığı dünya ve içinde bulunduğu evren, aynada gördüğü kendi vücuduna ait görüntü, hayat boyu gördüğü her ayrıntı, kısacası tüm hayatı, 15 cm2’lik bir alan üzerinde oluşur.

Eğer görme alanı denilen bu küçücük bölüm olmasa, insan bu sayılanlardan hiçbirini göremez, bunların yapılarının nasıl olduğunu hayalinde bile canlandıramazdı. Gözün bütün mükemmel ayrıntıları ile var olması da görmeye yetmeyecek, beyin ve beyindeki görme merkezi olmasa, göz hiçbir işe yaramayan, anlamsız, su dolu bir top olarak duracaktı. Kaldı ki kırk ayrı parçadan oluşan gözün her bir parçası görebilmek için mutlaka var olmalı ve işlevini yerine getirmelidir. Tek bir parça bile eksik olsa, sistem çalışmayacaktır. Bu yönüyle göz, evrimcileri çıkmaza sokan eksiksiz bir organdır.

Bütün bu anlatılanlar ‘görme’nin son derece kompleks bir olay olduğunu, bunun da mükemmel bir sistem ile gerçekleşebildiğini, asla tesadüfler sonucunda oluşamayacağını ortaya koyan delillerden yalnızca küçük bir kısmıdır. Böyle bir sistemin meydana gelmesi ancak çok büyük bir bilgi ve teknoloji ile mümkün olur. Bu üstün bilgi ve gücün sahibi alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır. Bu gerçek, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 7-9)

Beynin Görmedeki Rolü

Beynin görme ile ilgili yaptığı görevler incelendiğinde göz ile ne kadar uyumlu bir yapıda yaratıldığı daha iyi anlaşılır:

  • İki ayrı gözün retinasından gelen sinyallerin üst üste çakıştırılması.
  • Bu görüntülerin karşılaştırılarak derinliğin algılanması.
  • Çizgi ve sınırların fark edilmesi.
  • Görme merkezinde renk analizi.
  • Beyinde parlaklığın algılanması. (Beynin parlaklık düzeyini nasıl fark ettiği hakkında çok az şey bilinir. Bununla beraber bunun kısmen parlaklığın görme alanındaki çizgi, sınır, hareket eden cisimler ve zıt renklerin neden olduğu görme kontrastlarının şiddetini artırmasından ileri geldiği sanılmaktadır.) (Arthur C. Guyton, Tıbbi Fizyoloji, 7.b., Merk Publishing, 1986, s. 1045)
  • Göz bebeği çapının kontrolü.
  • Göz hareketlerinin kaslarla kontrolü.
  • Retinadan gelen görüntünün parçalanıp tekrar birleştirilmesi ve görsel hafızayla tamamlanması.
  • Görüntünün ters çevrilmesi.
  • Kör noktaya düşen görüntünün, boşluk olarak kalmaması için doldurulması.

Evrimcilerin Çıkmazı

Bilgisayar, mühendisler tarafından tasarlanmış, fabrikalarda üretilmiş, her parçasında onu yapan insanların aklının görüldüğü bir makinedir. Biri ortaya çıkıp demirin, plastik ve camın kendi kendilerine birleşerek, tesadüfen son derece gelişmiş bir bilgisayar oluşturduklarını söylese, hatta bu bilgisayarın günümüz bilgisayarlarının atası olduğunu iddia etse ciddiye alınmaz bile. Oysa bilgisayardan çok daha üstün olan beynin ve kameralarla karşılaştırılamayacak kadar gelişmiş bir gözün varlığı, bazı insanlar tarafından tesadüfle izah edilmeye çalışılır. Gerçekte sadece bir aldatmacadan ibaret olan bu izahlar insanlara bilimsellik kılıfı altında sunulmaya çalışılır.

Bunun tek bir sebebi vardır. Bilgisayarı yapan bir aklın olduğunu kabul etmek, bunun tesadüfen değil de, bir fabrikada, insanlar tarafından üretildiğini söylemek insana hiçbir yükümlülük getirmez. Fakat beynin ve gözün ‘yaratıldığı’ kabul edilirse o zaman durum farklılaşır. Yaratılış kabul edilirse, Allah’ın emir ve yasakları da kayıtsız şartsız kabul edilmek zorunda kalınacaktır. Bu yüzden kurdukları hak olmayan sistemlerin devamını sağlamak isteyen kimseler, yaratılışa karşı her dönem evrim teorisi gibi akıl ve bilim dışı bir varsayımı desteklemişlerdir. Yaptıkları propagandalarla ise konu ile ilgili yeterli bilgisi olmayan kimseler evrimi kabul edilmiş bir gerçek olarak görürler. Oysa evrim, doğruluğu hiçbir şekilde ispatlanamadığı gibi tam tersine, geçersizliği ve tutarsızlığı bilimsel bulgularla defalarca kanıtlanmış bir ideoloji ve inançtır.