“Hayat Mücadelesi” Yanılgısı ile Yetişen Merhametsiz Toplumlar

Materyalist felsefeyi benimseyen toplumların bireylerine çeşitli biçimlerde telkin edilen bir düşünce vardır. Bu düşünce hayatın bir kavga olduğu üzerine kuruludur. “Güçlü olan kazanır”, “Büyük balık küçük balığı yutar” gibi sözlerle de ifade edilen bu düşüncede amaç, her türlü çirkin davranışı meşrulaştırmak, hayatı bir kavga ve mücadele üzerine kurulu gibi göstermektir.

Peki bu kavga ve mücadele ortamı ile gerçekte hedeflenen nedir?

Yapılan bu telkinler, nasıl etkisiz bırakılabilir?

Malthus’tan Darwin’e Merhametsizliğin Tarihi

Charles Darwin, 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında ortaya attığı evrim teorisi ile, hayatın kökenine dair bazı spekülasyonlarda bulunuyordu. Bu spekülasyonlar, son derece aldatıcı bir dünya görüşünün, Allah’ın varlığını inkar eden ve tesadüfleri “yaratıcı” sayan (Allah’ı tenzih ederiz), insanı hayvan olarak kabul eden, hayatı bir mücadele ve kıyasıya rekabet yeri olarak gören sapkın bir felsefenin sözde bilimsel bir gerçek gibi kabul edilmesine neden oldu.

Darwin, bilimsel bir delili olmayan, 19. yüzyılın köhne bilim anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu teoriyi tek başına geliştirmiş değildi. Kendisinden yaklaşık 50 yıl önce 1798 yılında Thomas Malthus, Essay on the Principle of Population (Nüfus İlkesi Üzerine Deneme) adlı çalışmasında Darwin’in teorisine temel oluşturacak, gerçekle ilgisi olmayan bazı fikirler ortaya atmıştı. Malthus, günümüzde bilimsel bir değeri olmadığı ispatlanmış olan çalışmasında, nüfusun besin kaynaklarından daha hızlı arttığını, bunun için nüfus üzerinde bir kontrol olması gerektiğini iddia ediyordu. Savaşların, salgın hastalıkların nüfus üzerinde doğal bir kontrol sağladığını ve bu nedenle faydalı olduklarını iddia eden Malthus, böylece ilk kez “hayatta kalma mücadelesi”nden söz eden kişi oldu. Malthus’un insani değerlerden uzak bu tezine göre, fakirler korunmamalı, mümkün olduğunca kötü şartlarda yaşatılmalıydılar ki, çoğalmaları engellensin ve üst sınıflara yeteri kadar besin kaynağı kalabilsin.

Bu sapkın düşüncenin toplumlara neden acı ve gözyaşı dolu felaketler getirdiği ise açıktır: Sağduyu ve vicdan sahibi her insanın hemfikir olacağı gibi, Malthus’un iddiaları hem akıl ve mantık dışı, hem de merhametsizliktir.

Malthus’tan Acımasız Dünya Görüşüne

Bu propagandanın mimarları;

  • Din ahlakının gereği olan güzel ahlakı ve insani değerleri göz ardı etmeye, buna karşılık dinsizlik ve ahlaksızlığı ön plana çıkarmaya çalışırlar.
  • İnsanlar arasındaki haksızlıkları “büyük balık, küçük balığı yutar” telkiniyle makul; sabır, fedakarlık, tevazu gibi Yüce Allah’ın beğendiği güzel ahlak özelliklerini de saflık olarak göstermeye çalışırlar.
  • Vicdanlarını bastırıp yalnızca “…var gücüyle kötülüğü emreden…” (Yusuf Suresi, 53) nefislerine uydukları için sahtekarlık, acımasızlık, bencillik, yalancılık, ikiyüzlülük, kıskançlık, saldırganlık veya gurur gibi şeytanın telkini olan Yüce Allah’ın beğenmediği kötü davranışları yaşamın bir parçasıymış gibi yansıtırlar.
  • “Hayat bir rekabet ortamıdır” yanılgısına sahip oldukları için, başka insanları çıkarlar için ezmenin, haklarına saldırmanın, zorbalık yapmanın, gerekirse şiddet uygulamanın, kavga çıkarmanın, her sorunu konuşup anlaşarak çözmek yerine tartışarak içinden çıkılmaz bir duruma sokmanın ve hatta cinayet işlemenin bu rekabet ortamının bir gereği olduğunu telkin ederler.
  • “Yaşamının amacını bilmeyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen bireylerden oluşan böyle bir toplumda elbette ki insanların huzur ve refah içinde yaşaması mümkün olmaz. Huzurun yerini büyük bunalımlar, çatışma ve kaos alır. Oysa Yüce Allah bir Kuran ayetinde insanları bir amaç uğruna yarattığını şöyle bildirir:

“Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız? (Müminun Suresi, 115)

Dünya Hayatını Kavga Ortamı Olarak Görenleri Bekleyen Son

İnsanları, hayvanlardan evrimleşen varlıklar oldukları aldatmacasına inandırmak için çabalayan sosyal Darwinistlere göre, tüm evren ve insanlar sözde rastlantıların ve kaosun ürünüdürler. Bu çarpık mantık örgüsü nedeniyle ölümle birlikte yok olacaklarını zanneden insanlar, dünyadaki hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını, yaptıkları kötülüklerin ve yaşadıklarının hiçbir karşılığı ve devamı olmayacağı yanılgısına düşerler. Bu da insanların bir şekilde örtbas edebileceklerini düşündükleri ya da cezalandırılmayacağını sandıkları kötülükleri hiç sakınmadan işlemelerine ve insanların haklarını çiğnemelerine neden olur. İşte bu sapkın düşünceye kapılmış olan insanların sayıca arttığı toplumlarda düzen ve istikrar ortadan kalkar, daha da önemlisi insanlar vicdanlarını ve inançlarını terk ederler. Allah inancını kaybeden ve Allah’a karşı sorumluluklarını unutan bir insansa günahtan, zulümden ve benzeri hiçbir ahlaksızlıktan kaçınmaz. Ancak bu, şeytanın ve taraftarlarının yaşayacağı cehennem hayatının dünyadaki kirli ve karanlık başlangıcı olur. Bir ayette bu kötü ahlaka sahip kişileri ahirette bekleyen son şöyle bildirilir:

“Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere ‘tecavüz ve haksızlıkta bulunanların’ aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azap vardır.” (Şura Suresi, 42)

İnsanları bir hayvan türü olarak gören Darwinist anlayışa göre, insanların hiçbir değeri yoktur. Darwinist mantıkta, acı çeken, zorluk ve korku içinde olan insanların kurtarılması için hiçbir şey yapılmaz. Bu insanlar yardımsız ve korumasız bırakılırlar. İslam ahlakında ise, her mümin diğer insanların huzuru, güvenliği ve refahı için çaba göstermekle sorumludur.

“Hayat Bir Mücadeledir” Yalanı ile Temeli Atılan Ahlaki Çöküş

“Yaşam mücadelesini güçlü olanlar kazanır. Zayıflar ise ezilerek yok olmaya mahkumdurlar” yanılgısını temel alan ve hiçbir bilimsel dayanağı bulunmayan sosyal Darwinizm’in yayılmasıyla birlikte:

  • Acımasızlık, vahşet ve zulüm, din ahlakını yaşamayan pek çok kimse tarafından olağan karşılanmaya başlandı.
  • 19. ve 20. yüzyılda “hayatta kalma mücadelesi”, “üstün ve aşağı ırklar arası çatışmalar” gibi kavramların doğruluğuna inanan insanlar, bu iddiaları kendilerine siper ederek her türlü acımasızlığı yaptılar veya yapanlara ses çıkarmadılar.
  • Allah inancını tamamen ortadan kaldırma amacı güden bu düşünce tarzını benimseyen Hitler, Mussolini, Franco gibi hasta ruhlu, ırkçı, saldırgan, öfkeli, merhametsiz diktatörler ortaya çıktı. Milyonlar bu insanların sözlerine alkış tuttu, on milyonlar ise bu zalimlerin ideolojileri yüzünden acı, sefalet ve korku içinde yaşadı ve öldü.
  • Zulmün uygulayıcıları, zalimliklerinin bilimsel bir temele sahip olduğunu iddia ederek yaptıkları vahşetin bu şekilde makul karşılanabileceğini zannetmeye başladı. Ancak elbette bu iddiaları ve zanları, çok büyük bir yalan ve yanılgıdan ibaretti.
  • Ahlaki dejenerasyon sürekli arttı. Birkaç nesil önce ayıplanan, kötülenen, yasaklanan, onaylanmayan davranışların zaman içinde yavaş yavaş kabul görmeye başlaması, hatta bir süre sonra özenilen, yaygınca uygulanan bir davranış haline gelmesi gibi çoğu insanın fark etmediği ama son derece önemli toplumsal sorunlar ortaya çıktı.
  • Yalnızca çıkara dayalı sevgi anlayışı hakim oldu. İnsanlar birbirlerini güzel ahlak özelliklerinden dolayı değil, sadece “çıkar için” sevmeye başladılar.
  • Affedicilik ve hoşgörü gibi erdemler terk edildiği için en ufak bir anlaşmazlık, kavga ve çatışma ile son bulmaya başladı.
  • Tek kuralın “galip gelmek” olduğu acımasız bir düzen hakim oldu.
  • Müminlerin tam aksine, bencil, çıkarcı, küçük hesaplar peşinde koşan, tek amacı “çıkarını kollamak” olan nesillerin temeli atıldı.

Sosyal Darwinizm’in bu acımasız kurallarını temel alan kişilerin zannettiğinin aksine, ilerlemelerine vesile olacak olan, çatışma dürtüsü veya hayatta kalabilmek için verilen acımasız mücadele değildir. Her toplum daha varlıklı ve güzel bir yaşam için gayret eder, ama bu gayretin başarıya ulaşması, söz konusu toplumun manevi ve ahlaki değerlere olan bağlılığı ile doğru orantılıdır. Başkalarını yok etmeye çalışmak, bitmek bilmeyen şiddet ve saldırganlık her zaman tüm taraflara yıkım getirir.

İslam ahlakına göre yaşamayan insanların çoğu, farkında olsalar da olmasalar da, Darwinist-materyalist bir yaşama yönlendirilmektedirler. Fakir insanların veya “Üçüncü Dünya Ülkeleri” halklarının sefaletine karşı üzüntü veya kaygı duyulmaması, zulme maruz kalan insanlara karşı duyarsız olunması, bencil bir yaşam şeklinin hakim olması, kindar, intikamcı, kavgacı, rekabetçi ahlakın yaygınlaşması, hatta özellikle iş dünyasında bunların makbul sayılması, insanların diğer insanlara sevgi ve saygı duymamaları bu dünya görüşünün başlıca belirtileridir.

Merhametsizliğin ve Acımasızlığın Kökeni Dinsizliktir

Görüldüğü gibi insanı, Allah’ın yarattığı ve ruhundan üflediği, vicdan ve akıl sahibi, değerli bir varlık olarak görmeyi reddeden, insanın hayvan ve bitkilerden farksız bir organizma olduğunu sananların, toplu cinayetler işlemeleri, korunmasız insanların yalvarışlarından ve çektikleri acılardan hiç etkilenmemeleri son derece doğaldır. Darwinist öğretiye göre eğitilmiş, insanı değersiz bir hayvandan farksız gören, yaşamın bir mücadele alanı olduğunu zanneden ve bu mücadelede ayakta kalmak için her türlü kötülüğü kendince meşru gören insanların acımasız bir toplum düzeni oluşturmaları da kaçınılmazdır. Tüm bu olumsuz sonuçlara rağmen ise Darwinizm’in bu çarpık dünya ve ahlak anlayışının dayandırıldığı temeller, evrimciler tarafından günümüzde hala satır aralarında sık sık dile getirilmekte ve insanlara telkin edilmeye çalışılmaktadır.

Oysa sonsuz güç sahibi olan Allah, insanları barışa ve esenliğe davet eder. İman edenler de Allah’ın kendilerine bildirdiği iyiliği emretme, kötülükten men etme sorumluluğunu gereği gibi yerine getirdiklerinde, Allah’ın izniyle gerçek din ahlakını bilmeyen ve tanımayan pek çok insan Kuran ahlakına yönelecek ve Allah’ın razı olduğu gibi bir yaşam sürmeye başlayacaktır. Darwinizm’in kurmuş olduğu karanlık yapının ortadan kaldırılmasıyla kargaşa, yokluk, “güçlü olan kazanır” yanılgısı, huzursuzluk, güvensizlik, adaletsizlik, haksızlık gibi sıkıntılar sona erecek, dünya barış ve refah dolu bir mekan olacaktır. Bu saydığımız güzelliklerin gerçekleşmesi için dua edip çaba göstermek iman sahibi herkesin sorumluluğudur. İman edenler ihlasla ve samimiyetle, din ahlakını yaymak için çaba gösterdiklerinde Allah muhakkak, müminleri “…yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak…”tır. (Nur Suresi, 55)

Bediüzzaman Said Nursi bir eserinde, Allah’ı tanımayanların, insanın asıl görevinin kulluk olduğunu anlayamadıklarını anlattıktan sonra şöyle der:

“…’Hayat bir cidaldir (çatışmadır)’ diye eblehane (akılsızca) hükmetmişler.”