Arap Devletlerinde Darwinist Fitne

Marx ve Engels’in yolunu izleyen Plekhanov, Lenin, Trotsky ve Stalin gibi Rus komünistlerinin hepsi de, Darwin’in evrim teorisini benimsemişlerdir. Rus komünizminin kurucusu sayılan Plekhanov, “Marksizm, Darwinizm’in sosyal bilimlere uygulanmasıdır” adlı sözüyle ünlüdür.(Robert M. Young DARWINIAN EVOLUTION AND HUMAN HISTORY, Historical Studies on Science and Belief, 1980)

Trotsky’nin ise “Darwinizm, diyalektik materyalizmin en büyük zaferidir” şeklinde açıklamaları bulunmaktadır.(Alan Woods and Ted Grant. “Marxism and Darwinism”, Reason in Revolt: Marxism and Modern Science, London, 1993)

Komünist kadroların oluşmasında “Darwinizm eğitimi”nin büyük rolü vardır. Örneğin Stalin’in, gençliğinde bir din adamı iken Darwin’in kitapları nedeniyle ateist olduğu da tarihçiler tarafından belirtilen bir gerçektir. (Alex de Jonge, Stalin and The Shaping of the Soviet Uninon, William Collins Sons & Limited Co., Glasgow, 1987, s. 22)

Komünist rejimi Çin’de kuran ve milyonlarca insanı katleden Mao ise kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını, “Çin sosyalizminin temeli, Darwin’e ve Evrim Teorisi’ne dayanmaktadır” diyerek açıkça belirtmiştir. (Mehnert, Kampf um Mao’s Erbe, Deutsche Verlags-Anstalt, 1977)

Kısacası, evrim teorisi ile komünizm arasında kopmaz bir bağ vardır. Evrim teorisi, canlıların bir tesadüf ürünü olduğunu iddia etmekle, ateizme sözde bilimsel bir dayanak sağlamıştır. Tamamen ateist bir ideoloji olan komünizm de bu nedenle kaçınılmaz olarak Darwinizm’e bağlıdır. İşte Darwinist materyalist düşünceyi temel alan komünizmin 20. yüzyıl boyunca yalnızca Arap topraklarında milyonlarca kişiyi katlettiğini düşünürsek, Darwinizm’in dünyaya getirdiği felaketin boyutunu daha iyi anlamak mümkün olur.

20. Yüzyılda Müslümanların Durumu

Yeryüzündeki son İslam Birliği, büyük, şanlı Osmanlı İmparatorluğu’ydu. Onun yıkılmasından itibaren, İslam dünyası irili ufaklı devletlere bölündü. Bu devletlerin çoğu uzun süre Batılı devletlerin sömürgesi oldular. 1920’lerden itibaren tüm Ortadoğu, Kuzey Afrika, Hint Yarımadası ve Pasifik Müslümanları, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, Avrupalı sömürgeci devletlerin egemenliği altına girdiler. Orta Asya ve Kafkasya’daki Müslümanlar, çok daha katı bir idarenin, Sovyet Rus diktasının altındaydılar. Balkan Müslümanları ise, Sırplar ve Hırvatlar gibi gayrimüslim halkların yönetimi altına girdiler.

Kısacası 20. yüzyılın önemli bir bölümünde dünya Müslümanlarının büyük bir bölümü sömürgeydi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bu Müslüman ülkelerdeki yönetimler bir de komünist bir ideoloji benimseyerek İslam karşıtı bir yapıya büründüler. 1950’lerde bağımsızlıklarını kazanan İslam ülkelerinin bazılarında, İslam ahlakının özündeki değerlerle ters düşen ideolojik akımlar güç kazandı. 1950’lerde ve 60’larda Arap dünyasını derinden etkileyen “Arap Sosyalizmi” bunun bir örneğiydi.

Osmanlı’nın Ardından Arap Dünyasında Gelişen Arap Sosyalizmi

Arap sosyalizmi, aşırı bir milliyetçilik ve fanatik bir üçüncü dünya solculuğunu birleştiren ve esas olarak da Sovyetler Birliği’nden destek gören bir hareketti. Sovyet tipi komünizmin biraz hafifletilmiş versiyonunu koyu bir Arap ulusçuluğu ile birleştiren Arap sosyalizmi, önce Mısır’da iktidara geldi. Mısır Kralı’nı deviren subaylar arasından yükselen Cemal Abdül Nasır, kısa zaman içerisinde Müslüman halka baskı yapan bir yönetim anlayışı ortaya koydu. Mısır’ı, Suriye ve Irak izledi. Tüm bu ülkelerde solcu rejimler kanlı darbelerle iktidarı ele geçirdiler.

Arap sosyalistlerinin programında barış, sükunet, ılımlılık gibi kavramlar yer almıyordu. Aksine, Marksist ideolojinin temelinde yer alan çatışma kavramı onlar için çok daha önemliydi. Bu atmosfer içinde Arap dünyasındaki gerilim giderek arttı.

“Pax-Ottomana”yı (Osmanlı’daki barış ortamı) sağlayan temel özellik olan İslam Birliği bölgeden silinirken, Arap ırkçılığı kışkırtıldı. Araplar da kendi aralarında bölündü. Böylece 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşamakta olan Müslüman Arap halkları sahipsiz kaldı. Daha önce halifeye bağlı olan Arap dünyasında, halifeliğin ortadan kalkması ile suni krallıklar ortaya cıktı. Özellikle 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı “Arap Ayaklanması”nı başlatan Mekke Şerifi Hüseyin’in ailesi bu krallıkların başına geçti. İki Dünya Savaşı arasına denk gelen bu dönemde Müslüman coğrafya, sömürgeci Avrupa Devletlerinin nüfuz alanı haline gelmişti. Bir yandan da ateist Siyonistler, İsrail Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirmek için şiddet ortamını arttırmaktaydılar. Terörist eylemler siyasi suikastler, bombalamalar birbiri ardına gerçekleşmekteydi. Bölge bir savaş alanına dönmüştü. Arap aydınları ve devlet yöneticileri siyasi nüfuzlarını arttırmak için yeni bir hedef edindiler: Müslüman halkı İslam dininden uzaklaştırmak ve yerine liderleri etrafında toplanan suni ideolojiler koymak…

Darwinist Komünist Fikir Sistemi Arap Ülkelerinde İktidarı Nasıl Adım Adım Ele Geçirdi?

  • Yönetim Kademesi: Osmanlı’nın yıkılışı ile 2. Dünya Savaşı arasındaki dönemde sömürgeci Fransa ve İngiltere, Cezayir, Mısır, Tunus, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde yoğun bir baskı sistemi kurdu. Diğer yandan da faşist İtalya ve Almanya, Libya ve Etiyopya gibi Müslüman ülkelerdeki halkı ezmekteydi. Bu dönemde dindarların üzerinde yoğun baskılar kurulurken, yeni nesil aydınlar ve devlet yöneticileri Avrupa’da Darwinist-materyalist bir eğitimden geçirilmekteydi. Amaç önce Arap ülkelerinin yöneticilerini ardından da halkı İslam ahlakından uzaklaştırmak ve bu sayede sömürü sistemini korumaktı. Avrupa’da verilen komünist ve Darwinist eğitim; Müslüman Arap dünyasında komünist, din ahlakından uzak bir jenerasyonun ve ideolojilerin ortaya çıkması ile sonuçlanacaktı.
  • Askeri Kademe: 2. Dünya Savaşı’nın Avrupa Devletlerinin ekonomik yıkımı ile sonuçlanmasının ardından bölgede soğuk savaşın ve dolayısıyla iki dünyanın iki büyük kutbunun nüfuz mücadelesi ve Arap ülkeleri arasında da komünist bir hareket başladı. Bu akımlar bir yandan sözde Arap milliyetçisi söylemlerde bulunurken bir yandan da komünist-sosyalist bir yönetim düzeni kurmak istiyorlardı. Komünist ideoloji, özellikle orduların yönetim kademelerinde kendine taraftar buldu. Çünkü Arap ülkelerinin orduları da sömürgecilik döneminde Avrupa’da Darwinist materyalist eğitimden geçmiş ve özelikle İslam dininden uzaklaştırılmış kadrolardan oluşmaktaydı.
  • İhtilal Aşaması: Arap sosyalist-komünist hareketi, 1970’li yıllara kadar birçok ihtilal ile yönetimleri ele geçirdi. Mısır’da Cemal Abdul Nasır, Libya’da Albay Kaddafi, Irak‘ta önce General Hassan al Bakr ardından Saddam Hüseyin, Suriye’de Arap Sosyalist Baas Partisi ve Hafız Esad ile birlikte Arap Sosyalizmi dönemleri başladı. Bu ihtilallerle birlikte Arap devletleri komünistleştirildi. Komünist hareket, Irak ve Suriye’de siyaset içinde Baas Partisi adını aldı ve on yıllarca süren iktidarlar süresince komünist kadrolar devlet, ordu, bürokrasi ve eğitim sistemi içinde en derin noktalara kadar yerleştiler.
  • Darwinist Komünist Eğitimin Arap Topraklarında Verilmeye Başlanması: Soğuk savaş döneminde Arap devletlerindeki komünist yönetimler, Sovyetler Birliği ile yakınlaştılar. Sovyet ideologlar daha önce Avrupa topraklarında verilen Darwinist, materyalist, komünist eğitimi bu sefer Arap ülkelerine taşıdılar. 30 – 40 yıl süren eğitim dönemi sonucunda halkı Müslüman olan, ama dini kurumları yok edilmiş ve İslam ahlakının yerini şiddete dayalı komünist rejimin aldığı ülkeler ortaya çıktı.

Darwinist Komünist Fikir Sisteminin Arap Halkı Üzerindeki Yıkıcı Etkisi

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman Arap halkları Darwinist- komünist rejimler ve örgütler tarafından yönetilmiştir. Bu dönemde farklı ülkelerdeki Arap halkları savaşlar, etnik katliamlar, terörist eylemler ya da devlet baskısıyla yaşamak zorunda kalmışlardır. Birbiri ardına gelen komünist ihtilaller sürekli bir istikrarsızlık ve fakirleşme ile sonuçlanmıştır. Samimi Müslüman halk, büyük petrol gelirlerine rağmen her geçen gün daha da fakirleşirken, yönetici kesim ve çevreleri zenginliklerine zenginlik katmışlardır.

Arap komünizmi diğer komünist rejimler gibi her türlü zorbalığı kullanarak gücü elinde tutmuş ve sahte bir Arap milliyetçiliği maskesine bürünmüştür. Bölgede Osmanlı döneminde İslam ahlakı vesilesiyle yaşanan sevgi, şefkat ve merhamet ortamının yerini komünizmin vahşiliği, barbarlığı ve zorbalığı almıştır.

Ortadoğu, Osmanlı’nın yönetimi boyunca, bugünkünün aksine oldukça sakin ve istikrarlı bir bölge olma özelliğini korudu. Osmanlı’nın 20. yüzyılın başında bölgeden ayrılması ise, yeni bir gücün bölgeye girmesiyle eş anlamlıydı. Ateist Siyonist liderler, Kutsal Topraklara ulaşabilmek için Osmanlı’nın bölgeden çıkarılması gerektiği konusunda birleşiyordu. Bu hedef doğrultusunda yapılan ilk operasyonlar, satın alınan Arap liderleri devrinin ilk örneklerini de oluşturdu. Ortadoğu’da Kutsal Toprakların kontrol dışı kalması uğruna, ilk isyanlar, savaşlar ve senaryolar ortaya çıktı. Bölgede o günden bu yana istikrarsızlık, huzursuzluk bitmedi, kan ve gözyaşı sona ermedi…

Arap Dünyasının Komünist Liderleri

  1. IRAK – Saddam Hüseyin

    Saddam Hüseyin, komünist ve Stalinist Baas Partisi’nin önde gelen bir militanıydı. Bu partinin üyesi olarak Darwinizm ve materyalizmi temel alan askeri eğitim almıştır. Ardından parti içi bir devrimle Irak’ta yönetimi ele geçirmiştir. Hassan el Bekr’in ihtilal sonrası hükümetinde başkan yardımcısı ve Devrim Komuta Konseyi Başkanı iken 1979 yılında resmi olarak yönetimi ele geçirmiştir. Ardından Baas Parti yönetiminin 68 yöneticisini hainlikle suçlayarak tutuklamış ve ardından 22’sini asmıştır. Bu kanlı parti içi devrimle ülke yönetiminde tek yetkili haline gelmiştir. Saddam sosyal Darwinist olan Cemal Abdul Nasır’ı örnek almış ve kendini sosyalist devrimci olarak nitelendirmiştir.1980 yılında 8 yıl sürecek olan İran-Irak savaşını başlatmış, 1991 yılında da Kuveyt’i işgal ederek Körfez Savaşı’nı başlatmıştır. Her iki savaş, milyonlarca Müslümanın ölümü ile sonuçlanmıştır. Ayrıca Kuzey Irak’taki Halepçe köyüne karşı kimyasal silahlarla düzenlediği ve on binlerce masum Müslümanın ölümüyle sonuçlanan saldırı, Saddam rejiminin insanlık suçlarından sadece bir tanesidir. Saddam Hüseyin ayrıca Körfez Savaşı sonrasında on binlerce Şii’nin ölümü ile sonuçlanan katliamın da sorumlusudur.
  2. LİBYA – Muammer El Kaddafi

    Avrupa’da Darwinist-materyalist eğitim almış bir başka Arap liderdir. Muammer El Kaddafi, Darwinizm’in merkezi olan İngiltere’de eğitim almış ve 1969 yılında bir grup alt rütbeli askerle birlikte bir darbe gerçekleştirip Kral 1. İdris’i görevden almıştır. Kaddafi’nin başkanı olduğu Devrim Komuta Konseyi yaklaşık 40 yıldır ülkeyi yönetmektedir. Kurulan rejim, totaliter komünizmdir, ülkenin şu an resmi adı Libya Arap Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’dir ve ülkedeki tek siyasi parti Arap Sosyalist Birliği’dir. Ancak son zamanlarda Kaddafi’nin görüşlerinde olumlu değişiklikler olmaya başlamış, daha ılımlı bir yaklaşıma sahip olduğu, sosyalizmden uzaklaştığı basında da yer almıştır.
  3. FİLİSTİN – George Habash

    Darwinist, Marksist ve Leninist bir militandır. Kurucusu olduğu Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Kurtuluş Örgütünün komünist ideoloji doğrultusunda hareket eden bir alt kanadıdır. 70’li ve 80’li yıllarda gerçekleştirilen birçok terörist saldırının, uçak kaçırma olaylarının sorumlusudur. Kara Eylül olarak adlandırılan Filistin-Ürdün savaşının tetikçisidir. Lübnan’ın dünyanın dört bir yanından gelen komünist militanların eğitim yeri haline gelmesini sağlamıştır.Filistin Kurtuluş Örgütüİlk aşamada Marksist, Leninist bir yapılanma olarak kurulmuştur. Bu nedenle uzun yıllar terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Sol görüşlü olan, Sovyetlerden ve sosyalist Arap devletlerinden aldığı destekle büyük ölçüde ayakta duran bir örgüttü.Aynı şekilde 1959 yılında Yaser Arafat’ın önderliğinde kurulmuş olan El- Fetih de komünist ideoloji doğrultusunda hareket eden ve Darwinist materyalist yapısıyla dikkat çeken bir örgüttü. 1968 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü içinde etkin olmaya başlayan El-Fetih, gerilla yetiştirerek terörist faaliyetler için hazırlık yapmıştır. Nitekim 1971 yılında El-Fetih örgütünden kopan Kara Eylül adındaki gerilla grup, aldıkları Darwinist materyalist telkinler sonucunda 1972 yılında yapılan Münih Olimpiyatları’nda esir aldıkları 11 sporcuyu acımasızca öldürmüşlerdir.Ancak son yıllarda gerek Filistin Kurtuluş Örgütü’nün gerekse El-Fetih içindeki Darwinist, Leninist yapının terk edilmesiyle birlikte her iki yapılanma da masum Müslüman halkın korunmasına yönelik önemli çalışmalar yapmaya başlamıştır.
  4. SURİYE – Hafız Esad

    Suriye Baas Partisi’nin komünist lideridir. Sovyetler Birliği’nde Darwinist materyalist bir eğitim almıştır. Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Savunma Bakanlığı yaptıktan sonra 1970 yılında parti içi bir devrimle iktidarı ele geçirmiştir. Yönetime gelmesinden sonra Sovyetler Birliği’yle sıkı bir dostluk içine giren Esad yönetimi her zaman komünist Rusya’dan büyük bir destek görmüştür. Yönetimi sırasında devlet terörü ile gücü elinde tutmuştur. Kendilerini “Sosyalist Halk Demokrasisi” olarak tanımlayan baskıcı Hafız Esad yönetimi Suriye’yi kısa sürede bir istibdad (zulüm ve zorbalık) ülkesi haline getirdi. Tüm siyasi partiler kapatıldı, Arap Sosyalist Baas Partisi’nin savunduğu sosyalist ideoloji dışındaki tüm görüşlerin savunulması yasaklandı. Tüm İslami hareketlere kısıtlamalar getirildi. Bu hareketlerin liderleri tutuklanıp, çok şiddetli işkenceler altında hayatlarını yitirdiler. Uluslararası insan hakları teşkilatlarının raporlarında Esad döneminde Suriye Müslümanlarının büyük baskı ve zulüm gördükleri, Müslüman kadınlara tecavüz edildiği, erkeklerin inanılmaz işkence yöntemlerine maruz bırakıldıkları anlatılmaktadır. Hafız Esad yönetimi, bunun yanı sıra evlere baskınlar, camilere saldırılar, hakaretler, hiç bitmeyen tacizlerle Müslüman halkı yıldırmayı hedeflemiş ve bunda büyük ölçüde başarılı olmuştur.Ayrıca 1982 yılında bazı şaibeli suikastlar bahane edilerek Suriye Gizli Servisi ülkedeki Müslümanlar ve Müslüman Kardeşler Partisi üzerinde operasyonlara başlamıştır. Hafız Esad’ın emri ile başlayan bu operasyonlarda 150.000-200.000 arası sivilin katledildiği hesaplanmaktadır. Birçok uluslarası komünist terörist örgütler, Hafız Esad rejimi sırasında ülkede barınmışlar ve lojistik destek almışlardır. Abdullah Öcalan ve PKK da bu desteği almıştır. Hafız Esad ve kardeşi Rıfad Esad 1982 yılında Suriye’nin Hama ve Humun şehirlerinde 40 bin Müslümanı katletmiştir. 27 gün süren katliamda ateist-Siyonist İsrail’in kullandığı terör metodları kullanıldı:”Suriye’deki sosyalist düzen, dostu ve hocası Menahem Begin’den öğrendiği bir çeşit terör yolu icat etti. Bu, evlerin mahremiyetine tecavüz etmek, kadın ve kızların kaçırılması, mal ve mülklerin sahiplerinin elinden alınması, karılarının ve çocuklarının gözleri önünde aile reislerinin parçalanması gibi cinayetlerdir.” (Hürriyet, 15 Kasım 1984)Esad rejiminin 1982 Şubatı’nda düzenlediği bu operasyon katliamdan başka bir şey değildi. Aslında yapılan bu hareket yeni bir olay da değildi. Bundan iki yıl önce de Suriye’nin Halep, Hama, Humus gibi büyük şehirlerinde evler kuşatılarak taranmış ve sayısız yerde toplu katliamlar yapılmıştı. Suriye’de acımasızlığı ve caniliğiyle tanınan Rıfat Esad, yaptığı katliam sırasında şöyle diyordu:”Napalm bombalarıyla vurun! İçinden ateş çıkmayan tek ev görmek istemiyorum.” (Cumhuriyet, 6 Mart 1982)“Hama katliamlarından sonra Rıfat Esad yıkılmış şehrin üzerinde helikopterle dolaşırken “En az beş yıl için başarılı bir nüfus kontrolü yaptık.” demişti.” (Hürriyet, 13 Kasım 1984)Baas Partisi’nin Yapısı

    • Baas Partisi, Irak ve Suriye’de komünist siyasi yapıyı oluşturmuştur. Akademik, siyasi, askeri ve bürokratik kadrolar, koyu Stalinist parti kadrolarından yetiştirilmiştir. Baas Partisi en küçük organından en yüksek organına kadar Leninist bir stil olan hücre yapılanmasına sahiptir. Farklı hücreler birbirlerinin üyelerini tanımazlar ve terör örgütü benzeri yapılanma sonucunda Irak’taki direnişi de bu örgüt yönetmektedir. Bu hücre yapılanması sayesinde Baas Partisi uzun yıllar boyunca hem Suriye’de hem de Irak’ta halkın ve bürokrasinin üstünde ağır bir baskı yapılanması kurmuştur.
    • Baas Partisi önce 1963’te Irak’ta ihtilal yaparak Abdulkerim Kasım’dan iktidarı ele geçirmiştir. Ardından aynı yıl Suriye’de ihtilal yaparak yönetimi ele geçirmiştir. Devletin başına da ünlü Darwinist ve komünist ideolog Salah al Bitar’ı getirmiştir.

    Ancak Suriye, Hafız Esad’ın ölümünün ardından, oğlu Beşir Esad’ın yönetime gelmesiyle birlikte büyük bir değişim içerisine girmiştir. Daha ılımlı, daha demokrat, daha modern bir ortamın oluştuğu Suriye, Türkiye ile de daha yakın ve iyi ilişkiler kurmuş, Türk İslam Birliği’ni isteyen, bölgedeki tüm ülkelerle dostane ilişkiler içinde olmayı hedefleyen bir siyaset izlemeye başlamıştır.

  5. MISIR – General Cemal Abdul Nasır

    Mısır’da “Özgür Subaylar Komitesi” adı altında 1952 yılında 9 subayla birlikte ihtilal yapmış, Kral Faruk’u devirmiş ve 20 yıl ülkeyi yönetmiştir. Arap sosyalist hareketinin ihtilalci üyelerindendir. Nasırizm adında Darwinist-Stalinist bir milliyetçilik ideolojisi geliştirmiştir. Özgür Subaylar komünist bir örgütlenmedir ve 1958 yılında da Irak’ta ihtilal yapmış, Kral Faysal’ı devirerek vahşice katletmiştir.1954 yılında kendisine sahte bir suikast düzenletmiş ve bu suikastten Müslüman Kardeşler Örgütü’nü sorumlu tutarak Müslüman halk üzerinde yoğun baskı kurmuştur. İhtilalle birlikte tüm partiler kapatılmış ve yeni parti kurulması yasaklanmıştır. Yönetimi sırasında el-Ezher İslam Üniversitesi ve buradan yetişen aydınlar yoğun baskı altında tutulmuştur.Nasır dönemi Mısırı’nın en sadık dostu Rusya’ydı. Ordu, ekonomi, eğitim, üniversiteler, basın adeta Rus kontrolüne girmişti. Eğitim müfredatında komünist ve Darwinist görüşler ağırlık kazanmıştı. Mısır Rus ajanları ile doluydu. Özellikle 1962 yılından itibaren komünizme kayış çok büyük bir hız kazandı. Milli Birlik Partisi’nin adı Arap Sosyalist Birliği’ne dönüştürüldü.1965 yılında tek aday olarak seçimlere katılan Nasır, oyların yüzde 99’unu aldıktan sonra Müslüman Kardeşler Cemiyetine karşı baskısını artırdı. Çok sayıda İslam alimi tutuklandı, idam edildi. Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Hasan-el Bana gibi İslam alimleri idam edildi. Binlerce Müslüman işkence gördü, hayatını kaybetti.Yargı sisteminde komünist ve ihtilalci kadrolar yerleştirilmiştir. 1969 yılında Mısır Yargıçlar Kulübü’nden çıkan eleştirilerin üzerine – daha sonra hukuk katliamı olarak adlandırılacak bir kararla- Nasır rejimi tarafından yüzlerce yüksek mahkeme üyesi hakim görevlerinden alınmış ve boşalan yerlere komünist kadrolar yerleştirilmiştir.
  6. CEZAYİR – Ahmet Ben Bella

    Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından iktidara gelmiştir. Daha önce Fransız ordusunda lejyoner olarak görev almış ve Fransa’da Darwinist materyalist eğitimden geçmiştir. “Sovyetler Birliği Kahramanı” ödülüne sahiptir. Yönetimi sırasında devlet kadrolarına komünistleri yerleştirmiştir. Bugün hala Afrika Birliği yönetiminde yer almaktadır.
  7. TUNUS – Habib Burgiba

    Habib Burgiba çocukluğundan beri Fransızların gözetiminde bulunmuş, Darwinist eğitimden geçmiş ve Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset eğitimi görmüştür. Tunus’a dönüşünden sonra halkı isyana teşvik eden Burgiba, bu arada Fransız işgalcilerin Tunuslu Müslümanları yok etmeleri için gerekli şartları oluşturuyordu. Bağımsızlık sonrası Burgiba Tunus Cumhurbaşkanlığına getirildi, ancak tutumunu birdenbire değiştirerek İslam aleyhtarı bir siyaset izlemeye başladı.Tunus’un sembolü olan Zeytune Üniversitesi başta olmak üzere İslami eğitim kurumlarını kapattırdı. Camileri denetim altına alarak, belli saatlerin dışında namaz kılınmasını yasakladı. Binlerce Müslümanı tutuklatarak, cezaevlerinde ağır işkencelere maruz bıraktı. Binlerce Müslüman Habib Burgiba döneminde hayatını yitirdi.
  8. YEMEN – İmam Ahmet

    Güney Yemen önceleri İngiltere tarafından yönetilirken Batı yanlısı ılımlı bir ülkeydi. Sonradan bir Sovyet müttefiki haline geldi. Kuzey Yemen ise 1962 yılına dek Darwinist ve materyalist olan İmam Ahmet adlı diktatörün egemenliğindeydi. Ülkedeki kabileleri ağır vergilere bağlayan İmam Ahmet onları kontrol altında tutabilmek için her kabilenin önde gelen birkaç ismini o kabilenin çıkarabileceği muhtemel bir isyanı önlemek için sarayında rehin olarak tutmuştur. Dış gezilere bile bu kişileri yanında götürmüştür.PEHLEVİ HANEDANI İRAN’DA DARWINİST BİR TOPLUM OLUŞTURMAYI HEDEFLEMİŞTİR.
  9. İRAN : Pehlevi Hanedanı

Rıza Şah Pehlevi, 1920 yılında Bolşeviklerin desteğiyle kurulan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni, Rusya’da eğitim görmüş olan gerillaların ve İngilizlerin desteğiyle devirip ordunun başına geçti. 1925 yılında kendisini Şah ilan edip, Pehlevi hanedanını kurdu. İngilizlerin İran üzerindeki çıkarlarını korumayı öncelikli hedefi olarak gören Rıza Şah Pehlevi dönemi boyunca Müslümanlar çok büyük baskılarla karşılaştılar. İslami eğitim kurumları kapatıldı, Darwinist eğitim sistemine geçildi. İslami kıyafetler ve kadınların örtünmeleri yasaklandı, ordu Avrupalılarca düzenlendi. 1960’ların başında İngilizlerin yerini ABD almıştı. ABD tarafından desteklenen veliaht Muhammed Rıza Pehlevi başa geçti. Pehlevi’nin Müslümanlara olan baskısı arttıkça, halkın direnişi de güçlendi. Pehlevi’nin 65.000 kişilik gizli SAVAK örgütü çok büyük katliamlara girişti. Gösteri yapan öğrencilerin üzerine ateş açıldı. Binlerce kişi hayatını yitirdi.

Sonuç:

TÜRK İSLAM BİRLİĞİ ALLAH’IN İZNİYLE İSLAMİYETİN ALTINÇAĞINA VESİLE OLACAK

Müslüman ülkeler 20. yüzyılda İslam ahlakıyla yönetilmemiştir. Yazı boyunca verdiğimiz örneklerde de görülmektedir ki yönetim kadroları Darwinist, komünist ve totaliterdir. Askeri kadrolar komünist eğitimden geçmiştir. Yani Müslüman olmalarına rağmen Sovyetler Birliği ya da Doğu Bloğu ülkelerinden herhangi bir farklılıkları yoktur. Bölgenin geri kalmışlığının sebebi de, yıllardır Darwinist-materyalist çevrelerce telkin edilmeye çalışıldığı gibi İslamiyet değil, bu komünist zihniyet nedeniyle İslam ahlakının yaşanamamış olmasıdır. Bugün Arap dünyasında yönetimi elinde bulunduran kadrolar ve halk, bu Darwinist, komünist eğitimin etkisinden yeni yeni kurtulmaktadır. Sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ın Davos Zirvesi’nde Filistin halkına gösterdiği sahiplenici, koruyucu tutum ve bunun ardından Arap dünyasının Osmanlı’ya ve İslam ahlakına duydukları özlemi çeşitli vesilelerle dile getirmeleri bunun açık birer örneğidir. Görülmektedir ki; Darwinizm’in yaklaşık 150 yıl süren egemenliğinin sona ermesi ve bütün iddialarının çürütülmesinin ardından tüm dünyada olduğu gibi Arap dünyasında da imani bir uyanış başlamıştır. Bunda Sayın Adnan Oktar’ın “Yaratılış Atlası” isimli Darwinizm’in sahtekarlıklarını, geçersizliğini ortaya koyan ve Darwinizm’in etkisini kıran dev eserinin ve milyonlarca adet indirilen diğer eserlerinin katkısı büyüktür.

21. yüzyılda Darwinizm’in ve Darwinist diktatörlüğün yıkılması ile İslam dünyasında başlayan bu uyanış, Allah’ın izni ile Türk İslam Birliği ile sonuçlanacaktır. Kaderde Allah’ın belirlediği vakit geldiğinde İslam ahlakı tüm dünyaya hakim olacak ve İslam aleminde Peygamber Efendimiz (sav)’in hadisleri ışığında yüzlerce yıldır beklenen İslamiyet’in Altınçağ’ı başlayacaktır.

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi, 1-3)

Arap Komünizminin İdeologları

  • Arap sosyalizmi, Alman Johann Fichte ve Fransız Auguste Comte gibi Darwinist ve materyalist olan 19. yüzyıl felsefecilerinin etkisi altında gelişmiştir.
  • Arap komünizminin kurucusu kabul edilen Michel Aflaq, Suriyelidir. Annesi Musevi, babası ise Hıristiyan’dır. Fransız’da Marksist eğitim almış, ardından da 1930’lu yıllarda Darwinizm’in ve komünizmin kalesi olan Sorbonne Üniversitesi’nde okumuştur. 1943 yılında Aflaq tarafından Suriye’de kurulan Baas Partisi’nin ilk anayasası da yine onun tarafından hazırlanmış ve bu anayasa Marksist ve din dışı düşünceler üzerine kurulmuştu. Anayasada din kelimesi dahi geçmiyordu.( Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/111-112) 1953 yılında Arap Sosyalist Partisi ile birleşti. Böylece adı Arap Sosyalist Baas Partisi oldu. Parti Darwinist, Marksist, sosyalist ilkeler üzerine kurulmuştu. Daha sonra Lübnan, Ürdün, Güney Yemen, Irak ve Libya başta olmak üzere tüm Arap ülkelerinde örgütlenmiş, bazılarında gizli bazılarında ise açık faaliyete başlamıştır. Suriye’de Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Suriye’den sonra Irak’a sığınan Aflaq, Saddam Hüseyin’i ortaya çıkaran ve ideolojik olarak yetiştiren ve iktidara getiren kişidir. Irak Baas Partisi’nin de kurucularındandır ve rejimin ideologlarındandır. Öldüğü 1989 yılına kadar Irak Baas Partisi’nin başkan yardımcılığı görevine devam etmiş, ölümünün ardından Saddam Hüseyin tarafından Müslüman yapılarak adına bir türbe inşa ettirilmiştir. Ancak yeni Irak yönetimi bu türbeyi yıktırmıştır.
  • Ali Salih al Saadi ise Irak Baas Partisi’nin ideologlarındandır ve partiyi komünist Stalinist bir çizgiye getirmiştir.
  • Suriye Baas Partisi ideolog ve kurucularından Zaki al Arsuzi de Sorbonne Üniversitesi felsefe bölümünde eğitim almıştır. Sati’al Husri gibi ideologlar da dönemin Nazi-Alman ırkçılığının etkisi altındaydı.

Sayın Adnan Oktar’ın Arap Ülkelerinde Yönetime Geçen Darwinist Materyalist Fikir Sistemi ile İlgili Açıklamaları

“Zamanında bunlar bütün İslam ülkelerine ahtapot gibi kol atmışlardır. Cemal Abdul Nasır Mısır’da. Komünistlerin kontrolüne geçmişti Mısır. Irak Stalinistlerin eline geçmişti, Saddam marifetiyle. Suriye Hafız Esad kanalıyla yine Stalinistlerin elindeydi. Yemen komünistlerin eline geçmişti. Filistin zaten komünistlerin okuluydu, yani eğitim kampıydı komünistlerin. Bütün İslam alemine Darwinizm’i yaymışlardı. İşte rivayette belirtilen o. Sarıklı yetmiş bin din alimi Deccal’e uyacak. Yani komünist, Darwinist ve materyalist olacaklar ve Müslümanları dinsizliğe, imansızlığa sinsice yöneltecekler, alttan alttan şeklinde bir hadis var. Bu komünist din alimlerine yönelik bir işarettir aynı zamanda.” (Sayın Adnan Oktar’ın 22 Mart 2009 tarihinde Kanal 67 ile yaptığı canlı röportajdan)

”ÜMMETİMDEN BAŞI SARIKLI YETMİŞ BİN ALİM KİŞİ, DECCAL’A TABİ OLACAKLAR.” (İmam Ahmed Bin Hanbel, Müsned, sf. 796)