Bölüm 16: Terörizmin Gerçek İdeolojik Kökeni: Darwinizm ve Materyalizm

Pek çok insan evrim teorisini, ilk olarak Charles Darwin’in ortaya attığı, bilimsel delillere, gözlemlere ve deneylere dayalı bir teori zanneder. Oysa evrim teorisinin ilk fikir babası Darwin olmadığı gibi, teorinin kaynağı da bilimsel deliller değildir. Teori, antik bir dogma olan materyalist felsefenin doğaya uyarlanmasından ibarettir. Bugün de teori, kendisini destekleyen bilimsel bulgular olmamasına rağmen, sırf materyalist felsefe uğruna körü körüne savunulmaktadır.

Bu bağnazlık dünyaya çok büyük belalar getirmiştir. Çünkü Darwinizm’in ve ondan dayanak bulan materyalist felsefenin yaygınlaşmasıyla birlikte, “İnsan nedir?” sorusuna verilen cevap değişmiştir. Daha önceden bu soruya “İnsan, Allah’ın yarattığı ve O’nun öğrettiği güzel ahlaka göre yaşaması gereken bir varlıktır” cevabını veren insanlar, “İnsan rastlantılarla var olmuş, yaşam mücadelesiyle gelişmiş bir hayvandır” diye düşünmeye başlamışlardır. Bu büyük yanılgının faturası ise çok ağırdır. Irkçılık, faşizm, komünizm gibi vahşet ideolojileri ve diğer pek çok barbar, çatışmacı dünya görüşü, bu yanılgıdan güç bulmuştur.

Bu bölümde Darwinizm’in insanlığa getirdiği bu belayı inceleyecek ve Darwinizm’in günümüzün en önemli global sorunlarından biri olan “terörizm”le olan doğrudan bağlantısını açıklayacağız.

Darwin’in, “yaşamın bir çatışma alanı olduğu” ve varlık gösterip güçlenebilmek için “yaşam mücadelesinin şart olduğu”na dair iddiaları, kısa süre içinde Darwinist toplumlar içinde etkisini gösterdi. Özellikle Batı toplumlarında arka arkaya görülen nefret kaynaklı katliamlar, bunun en vahim sonuçlarından biri oldu.

Darwinizm’in Yalanı: “Yaşam Bir Çatışmadır”

Darwin, teorisini geliştirirken şu temel yanılgıdan yola çıkmıştı: “Canlıların gelişimi doğadaki yaşam mücadelesine bağlıdır. Bu mücadeleyi güçlü olanlar kazanır. Zayıflar ise ezilerek yok olmaya mahkumdurlar”.

Darwin’in bilim dışı görüşüne göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, daimi bir çatışma vardı. Güçlüler her zaman güçsüzleri alt ediyor ve gelişme de bu sayede mümkün oluyordu. Türlerin Kökeni kitabına koyduğu şu altbaşlık da, onun bu görüşünü özetliyordu: “Türlerin Kökeni: Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla”.

Dahası Darwin, “yaşam mücadelesi”nin insan ırkları arasında da geçerli olduğunu öne sürmüştü. Bu gerçek dışı iddiaya göre, “kayırılmış ırklar” bu mücadelede üstün geliyorlardı. Darwin, kayırılmış ırkların, Avrupalı beyazlar olduğunu öne sürmüştü. Asyalı ya da Afrikalı ırkları ise, yaşam mücadelesinde geri kalmış ırklar olarak tanımlamıştı. Darwin daha da ileri giderek, bu ırkların dünya üzerindeki “yaşam mücadelesi”ni yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri sürmüştü:

Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır.233

Hintli antropolog Lalita Vidyarthi Darwin’in evrim teorisinin, ırkçılığı sosyal bilimlere nasıl kabul ettirdiğini şöyle açıklar:

Darwin’in ortaya attığı ‘en güçlülerin hayatta kalması’ düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin Beyaz Adam’ın medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsediler.234

ABD’de, Columbine Lisesi katillerinden Eric Harris (1), katliam sırasında “doğal seleksiyon” baskılı tişört giyerken, Finlandiya’da Pekka-Eric Auvinen (2) isimli katil, katliamı Darwin teorisinden ilham alarak gerçekleştirdiğini belirtti. Eric Auvinen, katliam öncesinde bıraktığı notta Darwinizm’e bağlılığını şöyle anlatmıştır: “Ben davam için savaşmaya ve ölmeye hazırım. Ben bir doğal seleksiyoncu olarak, işe yaramayanların hepsini, insan ırkının yüz karası olanları ve doğal seleksiyonun başarısız olanlarını elimine edeceğim. Hayır, bu bir gerçek ki ben yalnızca bir hayvanım, bir insanım ve bir muhalifim. Güçlü olanın ayakta kalması prensibini başlatma ve doğal seleksiyonun ayaklarının yere basma vakti gelmiştir.”

Darwin’in İlham Kaynağı: Malthus’un Acımasızlık Teorisi

Darwin’in bu konulardaki ilham kaynağı, İngiliz bir ekonomist olan Thomas Malthus’un An Essay on the Principle of Population (Nüfus Prensibi Üzerine Bir Deneme) adlı kitabıydı. Malthus kendi başlarına bırakıldıklarında, insan nüfusunun çok hızlı arttığını hesaplamıştı. Ona göre nüfusları kontrol altında tutan başlıca etkenler, savaş, kıtlık ve hastalık gibi felaketlerdi. Kısacası bu vahşi iddiaya göre, bazı insanların yaşayabilmeleri için diğerlerinin ölmesi gerekiyordu. Var olma, “sürekli savaş” anlamına geliyordu.

19. yüzyılda Malthus’un hastalıklı fikirleri oldukça geniş bir kitle tarafından benimsenmişti. Özellikle, Avrupalı üst sınıfın entellektüelleri Malthus’un zalimce fikirlerini destekliyordu. “Nazilerin Bilimsel Arka Planı” isimli makalede, 19. yüzyıl Avrupa’sı elitlerinin Malthus’un popülasyon ile ilgili görüşlerine verdiği önem şöyle aktarılmaktadır:

19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da yönetici sınıfın üyeleri, yeni keşfedilen ‘nüfus artışı problemi’ni tartışmak ve fakirlerin ölüm oranlarını artırmak için, Malthus’un fikirlerini uygulamanın yöntemlerini planlamak üzere biraraya geldiler. Vardıkları sonuç özetle şöyleydi: “Fakirlere temizliği tavsiye etmek yerine tam tersi alışkanlıklara teşvik etmeliyiz. Şehirlerimizdeki sokakları daha dar yapmalıyız, daha fazla insanı evlere doldurmalıyız ve vebayı getirmeye çalışmalıyız. Ülkemizde köylerimizi durgun sulara yakın yapmalıyız, bataklıklarda yaşamayı teşvik etmeliyiz vs…235

Bu zalimce uygulamanın sonucunda, sözde yaşam mücadelesinde güçlü olanlar zayıf olanları ezecekler ve bu şekilde hızla artan nüfus da dengelenmiş olacaktı. İngiltere’de 19. yüzyılda söz konusu “fakirleri ezme” programı gerçekten uygulandı. 8-9 yaşındaki çocukların günde 16 saat kömür ocaklarında çalıştırıldıkları ve binlercesinin kötü şartlar nedeniyle öldüğü bir endüstri düzeni kuruldu. Malthus’un teorik olarak gerekli bulduğu “yaşam mücadelesi”, İngiltere’de milyonlarca fakir insana azap dolu bir ömür yaşattı.

Darwin, işte bu çarpık fikirlerden etkilenerek çatışmacı görüşü tüm doğaya uyguladı ve bu hayali var olma savaşında güçlü olanların ve en iyi uyum sağlayanların galip geleceklerini öne sürdü. Dahası, söz konusu yaşam mücadelesinin doğanın sözde meşru ve değişmez bir yasası olduğunu iddia ediyordu. Bir yandan da yaratılışı inkar ederek insanları dini inançlarını terk etmeye davet ediyor ve böylece “yaşam mücadelesi”nin acımasızlığına engel olabilecek tüm ahlaki kıstasları hedef almış oluyordu.

Bireyleri acımasızlığa ve zalimliğe yönlendiren bu gerçek dışı fikirlerin yaygınlaşmasıyla birlikte, 20. yüzyılda insanlığın ödeyeceği bedel ağır olacaktı.

Malthus, fakir ve zayıfların elimine edilmesi esasına dayanan ürkütücü ideolojisi ile Darwin’in ilham kaynağı oldu. Onun döneminde özellikle İngiltere’de fakirlik arttı; fakirlerin hayat şartları korkunçlaştı (3). Çocuk işçiler ise zor şartlar altında çalışmaya zorlandı (2).

“Orman Kanunları”nın Açtığı Yol: Faşizm

Darwinizm 19. yüzyılda ırkçılığı beslerken, 20. yüzyılda doğup gelişecek ve tüm dünyayı kana bulayacak bir ideolojinin de temellerini oluşturuyordu: Nazizm.

Nazi ideologlarında da yoğun bir Darwinizm etkisi görülmektedir. Adolf Hitler ve Alfred Rosenberg tarafından şekillendirilen bu teori incelendiğinde, “doğal seleksiyon”, “seçici eşleşme”, “ırklar arası yaşam mücadelesi” gibi, Darwin’in Türlerin Kökeni kitabında onlarca kez tekrarlanan kavramlara rastlanır. Hitler kitabı “Kavgam” (Mein Kampf)’ın ismini de, Darwinizm’in yaşamın bir mücadele arenası olduğu ve bu mücadelede üstün gelenlerin hayatta kaldıkları yanılgısından esinlenerek koymuştur. Kitabında özellikle ırklar arasındaki mücadeleden söz etmiş ve şöyle demiştir:

Tarih, doğanın kendi kendine oluşturacağı yeni bir ırksal hiyerarşi sonucunda eşi benzeri olmayan bir imparatorluk meydana getirecektir.236

1933’deki ünlü Nuremberg mitinginde ise Hitler, “yüksek ırkın düşük ırkları idare ettiğini, bunun doğada görülen bir hak olduğunu ve tek mantıklı hak olduğunu” ileri sürmüştür.

Nazilerin Darwin’den etkilendikleri bugün konunun uzmanı olan tarihçilerin hemen hepsi tarafından kabul gören bir gerçektir. Tarihçi Hickman, Hitler’in Darwinizm’den etkilendiğini şöyle açıklar:

Hitler katı bir evrimciydi. Psikozunun derinlikleri ne olursa olsun Mein Kampf kitabı bir dizi evrim fikrini sergiler, özellikle de en uygunların yaşam savaşı ve daha iyi bir toplum için zayıfların katledilmesi fikirlerine yer verir.237

Bu görüşlerle ortaya çıkan Hitler, dünyayı eşi benzeri hiç görülmemiş bir vahşete sürükledi. Başta Museviler olmak üzere, pek çok etnik veya siyasi grup, Nazi ölüm kamplarında feci bir zulme ve katliama maruz bırakıldı. Naziler’in işgalleri ile başlayan II. Dünya Savaşı ise, tam 55 milyon insanın yaşamına mal oldu. Dünya tarihinin gördüğü bu en büyük felaketin arka planında, Darwinizm’in “yaşam mücadelesi” kavramı yer alıyordu.

Hitler, Darwin’e hayran bir evrimciydi. Geliştirdiği faşist ideoloji, Darwin’in, sözde kayırılmış ırklar olduğuna dair iddiası ile altyapı bulmuştu. Bu sapkın zihniyet, milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu.

Kanlı İttifak: Darwinizm ve Komünizm

Darwinizm’in sağ kanadında faşistler yer alırken, sol kanadında ise komünistler bulunur. Darwin’in teorisinin en ateşli savunucuları arasında, komünistler her zaman için önemli bir yer tutmuştur.

Darwinizm ile komünizm arasındaki bu ilişki, her iki “izm”in kurucularına kadar uzanır. Komünizmin kurucuları Marx ve Engels, Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabını yayınlanır yayınlanmaz okumuşlar ve kitaptaki “diyalektik materyalist” yaklaşıma hayran olmuşlardır. Marx ve Engels arasındaki mektuplaşmalar, her ikisinin de Darwin’in teorisini “komünizmin doğa bilimleri açısından temeli” saydıklarını göstermektedir. Nitekim Engels, Darwin’in de etkisiyle kaleme aldığı Doğanın Diyalektiği adlı kitabında Darwin’e övgüler yağdırmış ve “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” adlı bölümde evrim teorisine kendince sözde katkılar yapmaya çalışmıştır.

Marx ve Engels’in yolunu izleyen Plekhanov, Lenin, Trotsky ve Stalin gibi Rus komünistlerinin hepsi de, Darwin’in evrim teorisini benimsemişlerdir. Rus komünizminin kurucusu sayılan Plekhanov, “Marksizm, Darwinizm’in sosyal bilimlere uygulanmasıdır” adlı sözüyle ünlüdür.238

Trotsky’nin ise “Darwinizm, diyalektik materyalizmin en büyük zaferidir” şeklinde açıklamaları bulunmaktadır.239

Komünist kadroların oluşmasında “Darwin’in eğitimi”nin büyük rolü vardır. Örneğin Stalin’in, gençliğinde bir din adamı iken Darwin’in kitapları nedeniyle ateist olduğu da tarihçiler tarafından not edilen bir gerçektir.240

Komünist rejimi Çin’de kuran ve milyonlarca insanı katleden Mao ise kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını, “Çin sosyalizminin temeli, Darwin’e ve evrim teorisine dayanmaktadır” diyerek açıkça belirtmiştir.241

Darwinizm’in Mao ve Çin komünizmi üzerindeki etkisi, Harvard Üniversitesi’nden tarihçi James Reeve Pusey’in, China and Charles Darwin (Çin ve Charles Darwin) adlı araştırma kitabında detaylarıyla anlatılmaktadır.242

Kısacası, evrim teorisi ile komünizm arasında kopmaz bir bağ vardır. Evrim teorisi, canlıların bir tesadüf ürünü olduğunu iddia etmekle ateizme sözde bilimsel bir dayanak sağlamıştır. Tamamen ateist bir ideoloji olan komünizm de bu nedenle kaçınılmaz olarak Darwinizm’e bağlıdır. Dahası, evrim teorisi doğadaki gelişmenin çatışma (yani “yaşam mücadelesi”) sayesinde mümkün olduğunu ileri sürmekle komünizmin temelinde yer alan “diyalektik” kavramını desteklemektedir.

Anarşist komünizme ait bu “diyalektik çatışma” kavramının, 20. yüzyıl boyunca yaklaşık 120 milyon insanı katletmiş bir “cinayet makinesi” olduğunu düşünürsek, Darwinizm’in dünyaya getirdiği felaketin boyutunu daha iyi anlamak mümkün olur.

a. Karl Marx
b. F. Engels
c. Vladimir Lenin
d. Josef Stalin

(1) Kanlı komünist liderlerin tümü, ideolojilerinin altyapısını Darwin’den aldıklarını açıkça belirtmişlerdir.
(3) Vietnam Savaşı’na ait bu kare komünizmin insanlığa nasıl bir bela getirdiğini göstermek için yeterlidir.

Darwinizm ve Terörizm

Buraya kadar incelediğimiz gibi, Darwinizm, 20. yüzyılda insanlığı felaketlere sürükleyen şiddet yanlısı ideolojilerin kökenidir. Ancak Darwinizm bu ideolojilerin yanında bir de, çeşitli dünya görüşlerine etki edebilecek bir yanlış “ahlak anlayışı” ve “yöntem” tarif etmektedir. Bu ahlak anlayışının ve yöntemin temel kavramı ise, “kendinden olmayanla çatışmak”tır.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Dünya üzerinde farklı inançlar, farklı dünya görüşleri, farklı felsefeler vardır. Bunlar birbirlerine iki farklı bakış açısıyla bakabilirler:

1) Kendilerinden olmayanların varlıklarına saygı gösterebilir, onlarla diyalog kurmaya çalışabilir, “insancıl” bir yöntem izleyebilirler.

2) Kendilerinden olmayanlarla çatışmak, kavga etmek, onlara zarar vererek avantaj kazanmak yolunu seçebilir, yani “hayvani” davranabilirler.

“Terörizm” adını verdiğimiz felaket, bu ikinci bakış açısının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Bu iki yaklaşım arasındaki farkı irdelediğimizde, Darwinizm’in insanların bilinçaltına aşıladığı “İnsan, çatışan hayvandır” telkininin son derece etkili olduğunu görürüz. Belki çatışma yolunu seçen insan ve grupların çoğunun Darwinizm’den, bu ideolojinin prensiplerinden haberi yoktur. Ama aldıkları eğitim ve sosyal telkin sonucunda, felsefi temeli Darwinizm’e dayanan yanlış bir bakış açısını benimsemektedirler. Onları bunun doğruluğuna inandıran şey, “Bu dünyada güçlüler ayakta kalır”, “Büyük balık küçük balığı yutar”, “Savaşmak erdemdir”, “İnsan savaşarak yücelir” gibi temeli Darwinizm’e dayanan hatalı sloganların yaygın oluşudur. Darwinizm bilimsel anlamda yok edildiğinde, bu sloganların da altı boş kalacaktır.

Aslında Darwinizm bilimsel olarak yok edildiğinde, geriye “çatışmacı” hiçbir felsefe kalmamaktadır. Yeryüzündeki insanların büyük bölümünün inandığı her üç İlahi din de (Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam) çatışmacılığa karşıdır. Her üç din de, yeryüzünde barış ve huzur sağlanmasını amaçlamakta, masum insanların öldürülmesine, zulüm ve işkence görmesine karşı çıkmaktadır. Çatışmayı ve şiddeti, Allah’ın insanlar için belirlemiş olduğu ahlaka aykırı, anormal ve istenmeyen kavramlar olarak kabul etmektedir. Oysa Darwinizm, çatışmayı ve şiddeti, mutlaka var olması gereken, doğal, doğru ve meşru kavramlar olarak görmekte ve göstermektedir.

Bu nedenle, eğer birileri çıkar da, İslam, Hıristiyanlık veya Musevilik adına, bu dinlerin kavramlarını ve sembollerini kullanarak terör uygularsa, çatışmacılığı körüklerse, bilin ki o kişiler gerçek Müslüman, Hıristiyan veya Musevi değildirler. Bu kişiler, gerçekte birer Darwinisttirler. Dini görünüm altına gizlenmişler veya aldatılmışlardır. Ancak bu kişiler doğru inanca sahip değildirler. Dolayısıyla dünyamızı saran terör belasının kökeni, herhangi bir İlahi dinde değil, dinsizlikte; dinsizliğin çağımızdaki tanımları olan “Darwinizm” ve “materyalizm”de gizlidir.

Her üç İlahi din de (Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam) çatışmacılığa karşıdır. Darwinizm yok edildiğinde, çatışmanın felsefesi tamamen ortadan kalkacaktır.

İslam, Terörün Çözümüdür

İslam adına ortaya çıktığını ileri süren insanların bir kısmı, İslam’ı yanlış anlıyor ve yanlış uyguluyor olabilir. O nedenle bu insanlara bakarak İslam hakkında fikir edinmek yanlış olur. İslam’ı tanımanın en doğru yolu, İslam’ın kutsal kaynağını, yani Yüce Rabbimiz tarafından korunmuş olan kitabımız Kuran’ı incelemektir.

Kuran’da öğretilen ahlak modeli, bugün “İslam” dendiğinde bazı Batılıların zihninde oluşan imajdan tamamen farklıdır. Kuran ahlakı, sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, fedakarlık, tolerans ve barış kavramlarına dayanmaktadır. Bu ahlakı gerçek anlamda yaşayan bir Müslüman, son derece kibar, ince düşünceli, anlayışlı, güvenilir, uyumlu bir insan olur. Çevresine sevgi, saygı, huzur ve yaşama sevinci verir. Kuran’da işaret edilen Müslüman modeli ise son derece kaliteli, saygın, seçkin, aydın, akıllı ve modern bir modeldir. Bir müslüman, tıpkı Sevgili Peygamberimiz (sav) gibi, her bakımdan çağın en ilerisindeki kişidir.

Gerçek İslam, barış ve esenlik dinidir; terörün ve çatışmanın çözümüdür. Tüm insanların güvenliği, ancak ve ancak gerçek Kuran ahlakının yaşanması ile sağlanabilir.

İslam Barış ve Esenlik Dinidir

İslam kelimesi, Arapça’da “barış” kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah’ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir.

Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi’nin 208. ayetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ey iman edenler, hepiniz topluca barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.

Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların “güvenliği”nin ancak Kuran ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir. Çünkü Kuran ahlakı, barışın, huzurun, güvenin, saygı ve sevginin güvencesidir.

İslam’da velayet sistemi vardır. Gerçek Müslümanların bulunduğu yerde, insanların aç ve yoksul kalması mümkün değildir. Müslümanların bulunduğu yerde barış ve yardımlaşma hakimdir.

Allah, Bozgunculuğu Lanetlemiştir

Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah’ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle “şeytanın adımlarını izleyenler” olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah’ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Bu konu, Kuran’da çok sayıda ayette vurgulanmaktadır. Konuyla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:

Allah’a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir.(Rad Suresi, 25)

Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez.(Kasas Suresi, 77)

Görüldüğü gibi Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bilerek bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Kuran’a göre bir Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

İslam, Düşünce Hürriyetini ve Sevgiyi Savunur

İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

Değil terör ve şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır. Kuran’da demokrasi, şu ayetlerle tarif edilmiştir:

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. (Bakara Suresi, 256)

Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. (Ğaşiye Suresi, 21-22)

Sizin dininiz size, benim dinim bana. (Kafirun Suresi, 6)

Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45)

Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…” (Kehf Suresi, 29)

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus Suresi, 99)

İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam’ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar Kuran’da anlatılan ahlaki vasıfları tebliğ edebilir, bunların uygulanması için birbirlerini teşvik edebilirler. Ama bu konuda zorlama yapılması Kuran’da yasaklanmıştır.

İnanç ve ibadet, sadece Allah için olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanların bir kısmı gerçekten dindar oldukları için değil, sadece o sistemden korktukları için dindar görünürler. Bu da samimi Müslümanların içinde münafıkların oluşmasına neden olacaktır. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için din ahlakının yaşanmasıdır.

Allah, Masum İnsanların Öldürülmesini Haram Kılmıştır

Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kuran’a göre en büyük günahlardan biridir:

…Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (Maide Suresi, 32)

Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir ceza ile‘ karşılaşır. (Furkan Suresi, 68)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir cezayla tehdit edilmişlerdir. Allah, tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah’ın sınırlarını koruyan bir insanın, değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra ahirette Allah’ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle Allah’a hesap vereceklerini bilen müminler Allah’ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

Müslümanlar Kuran’a göre, şefkatli ve merhametli olmakla yükümlüdürler. İslam’da cana kastetmek haramdır.

Allah, Müminlere Şefkatli ve Merhametli Olmalarını Emreder

Kuran’da Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır. (Beled Suresi, 17-18)

Allah’ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi “merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak”tır.

Kuran’da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

Kuran’ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam’ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

Allah Anlayışlı Olmayı ve Affediciliği Emretmiştir

Allah’ın Kuran-ı Kerim’de “Sen af yolunu benimse…” (Araf Suresi, 199) ayetiyle buyurduğu “affedicilik ve anlayış” kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kuran ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam’ın getirdiği anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır merhametli ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan bu ahlak, ancak Kuran’ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kuran’da “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost(un) olmuştur.” (Fussilet Suresi, 34) ayeti ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

Tüm bunlar, İslam’ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve İslam adına yapıldığı iddia edilen İslam’ın değerlerine aykırı olan “terör” ise, Kuran ahlakından tamamen uzak, bilgisiz ve bağnaz insanların, Kuran’ın özünden uzaklaşmış, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan kişilerin uygulamasıdır. İşledikleri vahşetleri İslam adı altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı en mükemmel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

Başka bir deyişle, İslam dini ve Kuran ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değildir; aksine yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak tek çaredir.

Gerçek Kuran ahlakında, din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halklar, aynı çatı altında, aynı topraklar içinde barış ve huzur içerisinde yaşamalıdırlar. Müslümanlar, bu ittifakı oluşturmakla, dünyayı barış yurduna dönüştürmekle yükümlüdürler.