Bölüm 10: Evrimin Moleküler Çıkmazı

Kitabın önceki bölümlerinde, fosil kayıtlarının evrim teorisini nasıl geçersiz kıldığını anlattık. Fakat aslında evrim teorisi, daha başlamadan bitmiş bir teoridir. Teoriyi henüz ilk aşamada anlamsız hale getiren ise, yeryüzündeki ilk canlı yaşamın nasıl ortaya çıktığı sorusudur.

Evrim, bu soru karşısında, canlılığın tesadüfen meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. Senaryoya göre, bundan dört milyar yıl kadar önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış ve sözde ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.

Oysa, cansız maddelerin bir araya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış, bilim dışı bir iddiadır. Aksine, bütün bulgular, hayatın mutlaka hayattan geldiğini ispatlar. Dünya üzerinde hiç kimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız kimyasal maddeleri bir araya getirip canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır.

Evrim teorisi ise, insan aklı, bilgisi ve teknolojisi sonucunda bile elde edilemeyen canlı hücresinin, ilkel dünya koşullarında rastlantılarla doğduğu iddiasındadır. İlerleyen sayfalarda bu iddianın neden bilimin ve aklın en temel prensiplerine aykırı olduğunu inceleyeceğiz.

Hücredeki Mucize ve Evrim Teorisinin Sonu

Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu. Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya çıktığı sorusuna “rastlantılar ve doğal olaylar” cevabını vermenin çok ikna edici olduğunu sanmışlardı.

Oysa canlılığın en küçük detayına kadar inen 20. yüzyıl teknolojisi, hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en kompleks sistem olduğunu ortaya çıkardı. Bugün hücrenin içinde; enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine ham maddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışarıdan gelen ham maddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri olduğunu biliyoruz. Üstelik bu saydıklarımız hücredeki kompleks yapının yalnızca bir bölümünü oluşturur.

Evrimci bir bilim adamı olan W. H. Thorpe, “canlı hücrelerinin en küçüğünün sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinelerden çok daha fazla komplekstir” diye yazar. 120

Hücre o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlunun ulaştığı yüksek teknoloji hala bir hücre üretememektedir. Yapay hücre oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Öyle ki bugün, hücrenin üretilmesi hedefi bir yana bırakılmıştır ve artık bu yönde çalışma yapılmamaktadır.

Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm bilgi ve teknoloji birikimi ile yapmayı başaramadığı bu sistemin, ilkel dünyada “tesadüfen” oluştuğunu öne sürer. Bir örnek vermek gerekirse, bu durum, bir matbaada bir patlamayla, tesadüf eseri bir ansiklopedinin basılmış olmasından çok daha düşük bir ihtimale sahiptir.

Hücredeki Kompleks Yapı
kelebekçiçek

1. ÇEKİRDEK
İnsan vücuduna ait tüm bilgiler çekirdekte bulunan DNA molekülüne şifre olarak kaydedilmiştir.

2. ENDOPLAZMİK RETİKULUM
Protein ve diğer moleküllerin izolasyonu ve ulaşımını sağlar.

3. MİTOKONDRİ
Hücrenin ana enerji kaynağıdır. Vücut fonksiyonları için gerekli tüm ATP molekülleri burada sentezlenir.

4. HÜCRE ZARI KAPILARI
Oksijen ve glikozu gibi gerekli maddeleri içeriye, hücrenin sentezlediği protein, enzim gibi maddeleri ise dışarıya taşırlar.

5. HÜCRE ZARI
Seçici-geçirgen yapısı sayesinde, hücreye giren ve hücreden çıkan moleküllerin son kontrollerini yapar.

Hücre, bilinen en kompleks ve en üstün düzene sahip sistemlerden biridir. Biyoloji profesörü Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde bir Teori), isimli kitabında hücrenin kompleksliğini şöyle bir örnekle açıklamaktadır:

Moleküler biyoloji tarafından ortaya konan hayatın gerçek yönünü anlayabilmek için bir hücreyi çapı 20 kilometre olan, Londra veya New York gibi büyük bir şehrin büyüklüğüne ulaşana kadar milyonlarca kez büyütmeliyiz. Bunun sonucunda karşımıza eşsiz bir kompleksliğe ve mükemmel bir düzene sahip bir yapı çıkacaktır. Hücrenin yüzeyinde, sürekli olarak bazı maddelerin giriş ve çıkışına yarayan ve bir uzay gemisinin liman çıkışlarını andıran milyonlarca kapı görülür. Eğer bu kapılardan birinden içeriye girme imkanımız olsa kendimizi dünyanın en muhteşem teknolojisinin ve insanı hayrete düşüren bir kompleksliğin içinde buluruz… İnsan zekasının yapımı olan her ürünün çok üstündeki bu komplekslik bizim düşünme kapasitemizin çok üstündedir ve tesadüf kavramını tamamen ortadan kaldırmaktadır…1

1. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985, s. 242

Buna benzer bir başka benzetmeyi İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981’de Nature dergisine verdiği bir demecinde yapmıştır. Kendisi de bir materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler sonucu canlı bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması arasında bir fark olmadığını belirtir. 121 Yani, hücrenin tesadüfen oluşması mümkün değildir ve mutlaka “yaratılmış” olması gerekir.

Hayatın başlangıcı konusunun evrimciler için açıklanamaz olduğunu evrimci bilim yazarı Brian Switek şu şekilde itiraf etmiştir:

Hayatın nasıl başladığı doğanın en kalıcı gizemlerinden biridir. 122

Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu açıklayamamasının en temel nedenlerinden biri, hücrenin içindeki “indirgenemez komplekslik” özelliğidir. Bir canlı hücresi, çok sayıda küçük organelin uyum içinde çalışmasıyla yaşar. Bu parçaların biri bile olmasa, hücre yaşamını sürdüremez. Hücrenin doğal seleksiyon ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmaların, kendisini geliştirmesini bekleme gibi bir ihtimali yoktur. Dolayısıyla yeryüzünde oluşan ilk hücrenin, yaşam için gerekli tüm organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz bir hücre olması gerekmektedir. Bu, elbette söz konusu hücrenin yaratılmış olması demektir.

1. Fosfolipitin Hidrofil (Kutuplu) Başı
2. Şeker Cephesi Zinciri
3. Dış Yüz
4. Bütünleyici (İç Güdümlü) Proteinler
5. Kolestrol
6. İç Yüz

Hücre zarı, seçici-geçirgen yapısı, üzerindeki kapıları, kontrol noktaları ve bilinçli ulaşım sistemi ile mucizevi bir yapıdır. Hücrenin tek bir organeli dahi hücredeki dünyanın kompleksliğini sergilemek için yeterlidir.

Evrimcilerden İtiraflar

Evrimciler, canlılığın yeryüzünde ilk ortaya çıkışı konusunda büyük bir açmaz içindedirler. Çünkü canlı organizmaya ait moleküller, rastlantılarla açıklanamayacak kadar komplekstir. Canlı hücresinin tesadüfen oluşması ise açıkça imkansızdır.

Evrimciler, hayatın kökeni sorunuyla 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde karşı karşıya geldiler. Moleküler evrim teorisinin en önemli ismi sayılan Rus evrimci Alexander I. Oparin, 1936’da yayınladığı Yaşamın Kökeni adlı kitabında şöyle diyordu:

Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.1

Oparin’den bu yana evrimciler hücrenin rastlantılarla oluşabileceğini ispat etmek için sayısız deney, araştırma ve gözlem yaptılar. Ancak yapılan her çalışma, hücredeki kompleks yapıyı daha detaylı bir biçimde ortaya koyarak, evrimcilerin varsayımlarını daha da fazla çürüttü. Almanya’daki Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose de bu konuda şöyle der:

Kimyasal ve moleküler evrim alanlarında, yaşamın kökeni konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyorlar ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyorlar.2

San Diego Scripps Enstitüsü’nden jeokimyacı Jeffrey Bada’nın aşağıdaki sözleri ise, 20. yüzyılın sonunda evrimcilerin bu büyük açmaz karşısındaki çaresizliğinin ifadesidir:

Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı?3

2007 yılında, Harvard’lı kimyager George Whitesides bir konuşmasında şu itirafı yapmıştır:

Yaşamın kökeni. Bilimdeki en büyük problemlerden biridir. … Çoğu kimyager, benim gibi, hayatın prebiyotik Dünya’daki moleküllerin karışımlarından spontane olarak ortaya çıktığına inanır. Nasıl? Hiçbir fikrim yok.4

1. Alexander I. Oparin, Origin of Life, (1936) NewYork, Dover Publications, 1953 (Reprint), s.196.

2. Klaus Dose, “The Origin of Life: More Questions Than Answers”, Interdisciplinary Science Reviews, cilt 13, no. 4, 1988, s. 348

3. Jeffrey Bada, Earth, Şubat 1998, s. 40

4. Nicholas Wade, “Life’s Origins Get Murkier and Messier”, The New York Times, Haziran 13, 2000, s. D1-D2

Proteinler Tesadüfe Meydan Okuyor

Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım, çünkü evrim teorisi, hücrenin alt parçacıkları karşısında bile çaresizdir. Hücreyi oluşturan yüzlerce çeşit kompleks protein molekülünden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.

Proteinler, “amino asit” adı verilen daha küçük moleküllerin belli sayılarda ve çeşitlerde özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 amino asitten oluşan proteinlerin, binlerce amino asitten oluşan çeşitleri de vardır.

Önemli olan nokta şudur: Proteinlerin yapılarındaki tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada yer almalıdır. Hayatın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim teorisi ise, bu muhteşem düzen karşısında çaresizdir. Çünkü söz konusu düzen, asla rastlantıyla açıklanamayacak kadar olağanüstüdür.

Pek çok evrimci bu gerçeği itiraf eder. Örneğin Harold Blum adlı evrimci bilim adamı, “bilinen en küçük proteinlerin bile rastlantısal olarak meydana gelmesi, tümüyle imkansız gözükmektedir” demektedir.123
Evrimciler, moleküler evrimin çok uzun bir zaman sürdüğünü ve bu zamanın imkansız olanı mümkün hale getirdiğini iddia ederler. Oysa ne kadar uzun bir zaman verilirse verilsin, amino asitlerin rastlantısal olarak protein oluşturmaları imkansızdır. Amerikalı jeolog William Stokes Essentials of Earth History adlı kitabında bu gerçeği kabul ederken “eğer milyarlarca yıl boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli amino asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsaydı bile yine (protein) oluşamazdı” diye yazar.124

2007 yılında, Harvard’lı kimyager George Whitesides, kendisine Amerikan Kimya Topluluğu tarafından verilen en üst düzey ödül olan Priestley Madalya’sı verilirken şu sözleri söylemiştir:

Yaşamın kökeni. Bilimdeki en büyük problemlerden biridir… Çoğu kimyager, benim gibi, hayatın prebiyotik Dünya’daki moleküllerin karışımlarından spontane olarak ortaya çıktığına inanır. Nasıl? Hiçbir fikrim yok.125

Annual Review of Genomics and Human Genetics dergisinde iki biyolog tarafından kaleme alınan makalede geçen ifade şu şekildedir:

Doğal seleksiyon ile bir araya gelmiş, yönlendirilmemiş mutasyon sürecinin nasıl olup da son derece zengin ve en iyi şekilde çalışan fonksiyonlara sahip binlerce yeni proteini oluşturduğu hala bir gizemdir. Bu problem, birbiriyle etkileşim halinde bir çok parçadan oluşan çok sıkı entegre olmuş moleküler sistemler için bilhassa çok büyüktür.126

American Biology Teacher dergisindeki bir makalede Biyolog Frank Salisbury şöyle demiştir:

Bir çorba denizinde DNA moleküllerinin çoğaldığını konuşmak güzel ama hücrelerde bu çoğalma için uygun enzimlerin bulunması gerekir. DNA ile enzim arasındaki bağ, çok komplekstir; RNA’yı ve DNA modeli üzerinde sentezi için bir enzimi -ribozom-, amino asitleri aktive edecek enzimleri ve transfer-RNA moleküllerini içerir… Son enzimin bulunmaması halinde, nasıl DNA üzerinde seçilim ve çoğaltmak için gerekli tüm mekanizmalar harekete geçebilir? Sanki, her şeyin bir defada meydana gelmesi zorunlu gibidir; tüm sistem tek bir birim olarak ortaya çıkmalıdır; aksi takdirde işe yaramaz. Bu açmazdan çıkış yolları olabilir; ancak şu an bir çıkış görmüyorum.127

Bütün bu gerçeklerin ortaya koyduğu gibi, Richard Dawkins benzeri bir kısım evrimcilerin “yaşamın kendi kendini kopyalayan bir molekül ile ortaya çıktığı” iddiası, olağanüstü derecede saçma ve aldatıcıdır. İnsan hücresindeki hiçbir molekül, başka moleküllerin yardımına ihtiyaç duymaksızın, kendi kendini kopyalayarak çoğalabilme yeteneğine sahip değildir. Buna proteinler de dahildir.

Cambridge Üniversitesi’nden bilim felsefesi profesörü Stephen C. Meyer, Signature in the Cell (Hücredeki İmza) kitabında bunu şöyle anlatmıştır:

DNA’nın yapısının ve işlevinin ortaya çıktığı 1950’li yılları ve 1960’lı yılların başlarını takiben, yaşama dair yeni bir radikal kavram gelişmeye başladı. Moleküler biyologların keşfi, DNA’nın yalnızca bilgi taşımadığıydı. Biyologlar DNA hakkındaki bu keşfin hemen sonrasında, canlı organizmaların genetik bilgiyi işleyebilmesi için sistemlere sahip olması gerektiğinden şüphelendiler. Bir diskin içine saklanmış olan dijital bilginin o diski okuyan bir cihaz olmadan işe yaramaz olması gibi, DNA’nın içindeki bilgi de hücre bilgi işlem sistemi olmadan işe yaramazdır. (Darwinist) Richard Lewontin’in belirttiği gibi “Hiçbir canlı molekül (yani biyomolekül) kendi kendine çoğalamaz… Hücreler ancak bir bütün olarak kendi kendine çoğalmak için gerekli makinelere sahip olabilirler… DNA, yardım alarak veya almayarak, yalnızca kendi kendisinin kopyasını çıkaramamakla kalmaz, aynı zamanda başka hiçbir şey ‘üretemez’… Hücrenin içindeki proteinler başka proteinlerden yapılmıştır ve bu protein oluşturan makine olmaksızın hiçbir şey yapılamaz.128

Proteinlerin yapılarındaki tek bir amino asitin eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Hücrenin en küçük yapı taşlarında dahi olağanüstü bir komplekslik hakimdir.

Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü Perry Reeves ise bu soruya şöyle bir cevap verir:

Bir insan, amino asitlerin rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar muhtemel yapı oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde bir Büyük İnşa Edici’nin var olduğunu kabul etmek, akla çok daha uygundur.129

Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama 1 milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde bir araya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde, proteinlerin yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal madde, gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve düzen çerçevesinde yer alırlar. Her biri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak görev yaparlar.

Sir Fred Hoyle ise, tüm bu gerçekler karşısında şu yorumu yapar:

Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.130

Hoyle’un “psikolojik” dediği neden, evrimcilerin hayatın yaratılmış olduğunu kabullenmemek için kendilerine yaptıkları şartlandırmadır. Bu kişiler, Allah’ın varlığını kabul etmemeyi kendilerine temel amaç olarak belirlemişlerdir. Sırf bu yüzden, imkansız olduğunu kendilerinin de gördüğü akıl almaz senaryoları savunmaya devam ederler.

Evrimciler, 21. yüzyılda karşılarına çok daha açık ve hayret verici şekilde çıkan hücredeki komplekslik gerçeğini, kendilerince bertaraf edecek bir açıklama bulamamaktadırlar. Yaşamın başlangıcını ve hücredeki kompleksliği evrim ile açıklamaya çalışan her teşebbüs büyük bir hüsran ile karşılık görmektedir. Bu çabalarla evrimi savunanlar hiç olmadığı kadar küçük düşmekte, bilim her yeni bulguyla daha güçlü şekilde evrimi reddetmektedir.

Sol-Elli Proteinler

Protein oluşumuyla ilgili evrimci senaryonun neden imkansız olduğunu biraz daha detaylı olarak inceleyelim.

Canlılarda bulunan bir protein molekülünün meydana gelmesi için yalnızca uygun amino asitlerin uygun sırada dizilmeleri yeterli değildir. Bunun yanı sıra, proteinlerin yapısında bulunan 20 çeşit amino asitten her birinin de yalnızca “sol-elli” olması gereklidir. Kimyasal olarak her amino asit molekülünün hem sağ-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farklı türü vardır. Bunların aralarındaki fark, üç boyutlu yapılarının birbiriyle zıt yönlü olmasından kaynaklanır; aynen insanın, sağ ve sol elleri arasındaki farklılık gibi.

Her iki gruptan amino asitler de birbirleriyle rahatlıkla bağlanabilir. Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün canlılardaki proteinler, sadece sol-elli amino asitlerden oluşmaktadır. Proteinin yapısına katılacak tek bir sağ-elli amino asit bile o proteini işe yaramaz hale getirmektedir. Hatta bazı deneylerde bakterilere sağ-elli amino asitlerden verilmiş, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri sol-elli amino asitleri inşa etmişlerdir.

Bir an için evrimcilerin dediği gibi canlılığın tesadüflerle oluştuğunu varsayalım. Bu durumda, yine tesadüflerle oluşmuş olması gereken amino asitlerden doğada sağ ve sol-elli olmak üzere eşit miktarlarda bulunacaktı. Dolayısıyla, tüm canlıların bünyelerinde sağ ve sol elli amino asitlerden karışık miktarlarda bulunması gerekirdi. Çünkü, kimyasal olarak her iki gruptan amino asitlerin de, birbirleriyle rahatlıkla birleşmesi mümkündür. Oysa bütün canlı organizmalardaki proteinler yalnızca sol-elli amino asitlerden oluşmaktadır.

Proteinlerin nasıl olup da bunların içinden yalnızca sol-ellileri ayıkladıkları ve nasıl aralarına hiçbir sağ-elli amino asitin karışmadığı evrimcilerin hiçbir açıklama getiremedikleri konulardan birisi olarak kalmıştır. Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar.

Amino asitler doğada sağ-elli ve sol-elli olmak üzere iki türde bulunurlar. Ancak proteinleri oluşturan amino asitler mutlaka sol-elli olmalıdır.

Dahası, açıkça görüldüğü gibi proteinlerin bu özelliği, evrimcilerin “tesadüf” açmazını daha da içinden çıkılmaz hale getirir: “Anlamlı” bir proteinin meydana gelmesi için, az önce de anlattığımız gibi yalnızca bunu oluşturan amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu amino asitlerin hepsinin sol-elli olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile sağ-elli amino asit bulunmaması da zorunludur. Çünkü amino asit dizisine eklenen hatalı bir sağ-elli amino asitin yanlış olduğunu tespit ederek onu zincirden çıkaracak herhangi bir doğal ayıklama mekanizması da mevcut değildir. Bu yüzden tek bir sağ-elli amino asitin bile sol-elli amino asitlerin arasına karışmaması gerekir. Bu da, rastlantı kavramını bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.

Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisi’nde şöyle ifade edilir:

… Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki amino asitlerin tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-el ya da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.131

Elbette ki bu seçim, yeryüzündeki yaşamın kaynağına bağlıdır. Yeryüzündeki yaşamın kaynağı ise Allah’tır ve delillere bakıldığında bu durum oldukça anlaşılırdır. Bu gerçeği evrimciler açısından “anlaşılmaz” kılan tek şey, evrimci önyargılar ve materyalist felsefeye körü körüne bağlılıktır.

Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA’nın yapıtaşları için de geçerlidir. Bunlar da, canlı organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin tersine, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir. Bu da tesadüfle açıklanamayacak bir durumdur.

Uygun Bağlantı Şart

Tüm bu saydıklarımıza rağmen, evrimin çıkmazları bitmiş değildir. Bir proteinin meydana gelebilmesi için gerekli olan amino asit çeşitlerinin, uygun sayı ve sıralamada ve gereken üç boyutlu yapıda dizilmeleri de yetmez. Her bir protein molekülünün birbirleriyle birleşebilmesi için hidrofobik (suyun olmadığı) özel bir ortamda bir araya gelmeleri ve “peptidil transferaz” adı verilen enzim ile bağlanmaları gereklidir. Bu şekilde gerçekleştirilen kimyasal bağa, “peptid bağı” adı verilir. Amino asitler farklı bağlarla birbirlerine bağlanabilirler; ancak proteinler, yalnızca ve yalnızca “peptid” bağlarıyla bağlanmış amino asitlerden meydana gelirler.

Bunu bir benzetmeyle gözünüzde canlandırabilirsiniz: Örneğin bir arabanın bütün parçalarının eksiksiz ve yerli yerinde olduğunu düşünün. Fakat tekerleklerden birisi, oturması gereken yere, vidalarla değil de, bir tel parçasıyla ve dairesel yüzü yere bakacak bir biçimde tutturulsun. Böyle bir arabanın motoru ne kadar güçlü olursa olsun, teknolojisi ne kadar ileri olursa olsun bir metre bile gitmesi imkansızdır. Görünüşte her şey yerli yerindedir, ancak tekerleklerden birisinin, olması gerekenden farklı bir biçimde bağlanması, bütün arabayı kullanılmaz hale getirir. İşte aynı şekilde, bir protein molekülündeki tek bir amino asitin bile diğerine peptid bağından başka bir bağla bağlanmış olması bu molekülü işe yaramaz hale getirecektir.

Yapılan araştırmalar amino asitlerin kendi aralarındaki rastgele birleşmelerinin en fazla % 50’sinin peptid bağı ile olduğunu, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla bir proteinin tesadüfen oluşabilmesi ihtimalini hesaplarken, (sol-ellilik zorunluluğunun yanı sıra) her amino asitin kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca ve yalnızca peptid bağı ile bağlanmış olması zorunluluğunu da hesaba katmak gerekmektedir.

1. Hidrojen Bağı
2. İyonik Bağ
3. Hidrofobik Birleşme
4. Kovalent Bağ

Atomları ve molekülleri bir arada tutan çeşitli kimyasal bağlar vardır. Bu bağlar iyonik, kovalent ve zayıf bağlar olarak üçe ayrılır. Bunlardan kovalent bağlar, proteinlerin yapı taşı olan amino asitlerdeki atomları bir arada tutar. Hidrojen bağları gibi zayıf bağlar ise amino asit zincirini, katlanarak aldığı özel üç boyutlu şekilde sabit tutar. Bu bağların zayıf olması, protein sentezi, DNA replikasyonu gibi işlemlerin gerçekleşmesi için hayatidir.

Gerekli Tüm Koşullar Mevcut Olsa Bile Bir Protein Tesadüfen Oluşamaz

Şimdiye kadar anlatılanlar ışığında proteinler konusunu özetlemek gerekirse;

◉ Tek bir proteinin oluşması için yaklaşık 60 özel proteine ihtiyaç vardır.

◉ Protein sentezi için gerekli olan bu enzimlerin (proteinlerin) tek bir tanesinin bile eksik olması durumunda protein oluşmayabilir.

◉ Bu 60 enzimin aynı anda bulunması yeterli değildir; aynı zamanda enzimlerin hepsinin hücre içerisinde belli bir bölgede (çekirdek içerisinde belli bir bölgede) bulunması gerekir.

◉ Proteinin oluşması için gereken enzimleri DNA üretir. DNA kopyalanması için de proteinler gerekir. Bir tanesinin diğerinden önce oluşma olasılığı yoktur. Her ikisinin de aynı anda var olması gerekir.

Proteinleri meydana getiren amino asitler, doğadaki birçok kimyasal bağ şeklinden sadece bir tanesini kullanarak birbirlerine bağlanırlar. Buna, peptid bağ adı verilir. Bu, yalnızca proteinlere has bir bağlanma şeklidir. Farklı bir bağlantı şeklinde, amino asit zincirleri işe yaramayacak, proteinler oluşamayacaktır.

◉ Protein oluşumunu gerçekleştirmek üzere bir fabrika görevi görecek bir ribozomun da var olması gereklidir. Ribozomlar ise yine proteinlerden oluşur. Dolayısıyla, ribozomların var olması için proteinlere, proteinlerin var olması için de ribozomlara gereksinim vardır.

◉ Bu parçalardan birinin diğerinden önce oluşması mümkün değildir. Proteinler, DNA, ribozom, hücre çekirdeği, enerji üreten mitokondri ve hücredeki tüm diğer organellerin aynı anda var olması gerekir.

◉ Hücrenin, proteinin oluşması için gereken enzimleri üretimin gerçekleşeceği bölgeye göndermesi gerekir. Enzimler mevcut olsa bile, hücre tarafından kendilerine belli görevler verilmedikçe protein için hiç bir şey yapmazlar.

◉ Enzimlerin reaksiyonları gerçekleştirebilmeleri için belirli ısı ve pH değerlerine sahip olmaları gerekir. Enzimler doğru ısı ve pH seviyesinde olmadıkları sürece reaksiyonlara başlamazlar.

Bir proteinin oluşması için; DNA, ribozom, hücre çekirdeği, enerji üreten mitokondri, kısacası hücredeki tüm diğer organellerin ve elbette hücrenin tamamının aynı anda var olması gerekir.

◉ Bu nedenle hücrenin tüm organelleri bir arada var olmadığı sürece proteinin ortaya çıkması imkansızdır.

◉ Protein için gereken tüm bileşenleri çamurlu bir suya koysak bile, bu bileşenler hiç bir şekilde bir araya gelerek proteini oluşturamazlar. Bunun oluşması için hücrenin var olması önkoşuldur.

◉ Amino asitler normalde birbirleriyle reaksiyona girmezler. Bir reaksiyonun gerçekleşmesi için hücre içerisinde yardımcı enzimlerin hazır durumda ve mevcut olmaları gerekir. Fakat amino asitler, şeker gibi çeşitli maddelerle doğal olarak reaksiyona girerler. Bu nedenle, bir proteinin oluşması için gerekli tüm amino asitler bilinçli olarak bir suya konsa bile, hiç bir şekilde diğer amino asitlerle kendiliğinden birleşemezler. Bunun oluşması için yine, gerekli reaksiyonların oluşmasını sağlayacak olan hücrenin varlığı esastır.

◉ Normal koşullarda bir protein çamurlu suya bırakılsa bile o protein çevresel koşullar altında hemen parçalara ayrılacak ya da diğer asit, amino asit veya kimyasal maddelerle birleşecek ve tüm özelliklerini kaybederek hiç bir amaca hizmet etmeyen başka bir maddeye dönüşecektir.

Miyoglobin proteinin üç boyutlu yapısı, bir proteinin nasıl kompleks bir yapıda olabileceğini çok iyi vurgulamaktadır.

◉ Tüm bunlara ek olarak amino asitleri bir proteini oluşturacak şekilde bir araya getirecek koşullar da, evrimciler açısından büyük zorluklar içerir:

a. Amino asitler arasında peptit bağlar olmalıdır

b. Tüm amino asitler sol-elli olmalıdır

c. Sadece 20 amino asit kullanılmalıdır

d. Amino asitlerin belli bir dizilimde olması gerekir

e. Oluşan proteinin belli bir üç boyutlu şekle sahip olması gerekir

Tüm bu koşullara baktığımızda proteinlerin doğada kendiliğinden var olması imkansızdır. Bu mucize moleküller, tüm diğer muhteşem sistemler gibi, ancak ve ancak, Allah’ın an içinde yaratması ile meydana gelebilir.

ADNAN OKTAR diyor ki

İzleyici sorusu: Evrim teorisinin mantığı nedir?

Adnan Oktar: Bir kere olayda mantık yok. Şöyle mantık yok, ona hiç dikkat etmedi aydınlar ve bu yüzden çok büyük hata yaptılar. “Çamurlu su vardı, şimşek çaktı, Güneş çıktı, orada proteinin ilk zincirleri oldu, onlar bir araya geldi, proteinleri oluşturdu, proteinler de birleşti hücreyi oluşturdu” diyor. Bu ancak masallarda olur. Proteinlerin tesadüfen meydana gelmesi mümkün değil. Protein çok kompleks, dantel gibi ince ince işlenmiş, yani oluşması teknik olarak hiç ama hiç olacak gibi değil. Ancak başka bir protein yapısı tarafından meydana getirilebiliyor Allah’ın dilemesiyle. Dolayısıyla daha proteinde o konu kapanıyor. Peki hücre nasıl oluyor? “O da tesadüfen oldu” diyor. “Peki hücre içinde koful?” O da tesadüf… “Mitokondri?”, “O da”. “Golgi cisimciği?”, “O da”. Santriyoller, ne varsa, hepsi tesadüfen oldu diyorsun. Oluşum, aşamaları, onları da tesadüf diyorsun, diğer hücre peki diyorlar. “İkinci hücre?”, “o da tesadüfen oldu”, “Üçüncü hücre?”, “o da tesadüfler sonucu oldu” diyorlar. Bu sefer, “Yok, biz öyle bir şey demedik, tesadüf demedik, rastlantı dedik” diyorlar. Halkın zekasıyla alay eder gibi bir üslup bu. Çok ayıp yapıyorlar. Tesadüf bilim olmaz. Felsefe, tarih, biyoloji, matematik, paleontoloji, arkeoloji, jeoloji, biyoloji, bunların hepsi bilim; fizik, kimya en ala şekilde bilimdir ama Darwinizm tesadüflere dayalı bir inanç. Putperest bir inanç, pagan inancı. Bunun bilimle ne alakası var? Tesadüf nasıl bilim olur? Baştan sona tesadüften bahsediyorsun, her şey tesadüfen oldu diyorsun. Dolayısıyla, Darwinizm bir hurafedir, başka bir şey değildir. (A9 TV, 17 Ağustos 2017)

Canlılığın Ortaya Çıkışına Cevap Arayan Evrimsel Çırpınışlar

“Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı” sorusu evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır ki, evrimciler bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye çalışırlar. Konuyu, “ilk canlılık tesadüfi birtakım faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu” gibi sözlerle geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine düştükleri çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden değildir. Paleontoloji gibi bilim dallarını kendi isteklerine uygun bir şekilde kullanarak sahte fosiller ve yanlış haberler ile propaganda yapma imkanları yoktur ellerinde. Bu nedenle, evrim teorisi daha başlangıç aşamasında çökmektedir.

Bir noktayı akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun ortaya çıkması, teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini göstermesi için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını alıp üzerlerinde spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı kalmaz.

Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği, uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla yanaşmak istemedikleri bir sorundu. Ancak evrimciler tarafından devamlı olarak gözardı edilen bu problem, giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi araştırmayla aşılmaya çalışıldı.

İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha doğrusu, evrimciler bu soru karşısında ne gibi bir açıklama getirmeliydiler?

Soruların cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci bilim adamları ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya yönelik, fakat yine fazla ilgi uyandırmayan bazı laboratuvar deneyleri yaptılar. Hayatın kökeni konusunda evrimcilerin en çok – belki de tek– itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan Miller Deneyi oldu. (Deney, Miller’in Chicago Üniversitesi’ndeki hocası Harold Urey’in olaydaki katkısından dolayı “Urey-Miller Deneyi” olarak da bilinir.)

Evrim sürecinin ilk aşaması olarak öne sürülen “moleküler evrim” tezini sözde ispatlamak için kullanılan yegane sözde “delil” işte bu deneydir. Aradan neredeyse 70 yıl geçmesine ve büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine rağmen bu konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır. Okullarda halen, canlıların ilk oluşumunun sözde evrimsel açıklaması olarak Miller Deneyi okutulmaktadır. Çünkü bu tür çabaların kendilerini desteklemediğinin, aksine sürekli yalanladığının farkında olan evrimciler, benzeri deneylere girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.

Başarısız Bir Girişim: Miller Deneyi

Stanley Miller’ın amacı, milyarlarca yıl önceki cansız dünyada proteinlerin yapıtaşları olan amino asitlerin “tesadüfen” oluşabileceklerini gösteren deneysel bir bulgu ortaya koymaktı.

Miller deneyinde, ilk dünya atmosferinde bulunduğunu varsaydığı-daha sonraları ise bulunmadığı anlaşılacak olan-amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşan bir gaz karışımını kullandı. Bu gazlar, doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerinden dışarıdan enerji takviyesi yaptı. “İlkel atmosfer” olarak adlandırdığı bir ortamda yıldırımlardan kaynaklanmış olabileceğini düşündüğü enerjiyi, yapay bir elektrik deşarj kaynağından sağladı.

Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100°C ısıda kaynattı, bir yandan da karışıma elektrik akımı verdi. Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan 20 çeşit amino asitten üçünün sentezlendiğini gözledi.

1. Su buharı (H2O)
2. “Atmosfer”
3. Elektrot
4. Soğuk su
5. Yoğunlaştırıcı
6. Soğutulmuş su
7. “Okyanus”
8. Su ve basit organik moleküller

1953 yılında Stanley Miller tarafından gerçekleştirilen Miller Deneyi, ilk atmosfer şartlarından tamamen farklı şartlar kurgulanarak gerçekleştirildi. Miller’ın kendisi dahi bu deneyin yaşamın kökenini açıklayamayacağını itiraf etmiş olmasına rağmen söz konusu deney halen evrimci spekülasyonların ana malzemesidir.

Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı ve çok büyük bir başarı gibi lanse edildi. Hatta, çeşitli yayınlar olayın sarhoşluğu içinde, “Miller hayatı yarattı” şeklinde abartılı manşetler atacak kadar kendilerinden geçtiler. Oysa Miller’ın sentezlediği şey, sadece birtakım “cansız” moleküllerdi.

Bu deneyden aldıkları cesaretle evrimciler, hemen yeni senaryolar ürettiler. Amino asitlerden sonraki aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya göre, amino asitler, daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı. İddiaya göre tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, “bir şekilde” oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların içine yerleştirerek hücreyi meydana getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yan yana gelip birleşerek canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Oysa, gerçekleşmesi bilimsel olarak imkansız olan bu senaryonun en büyük dayanağı olan Miller deneyi, her yönden geçersizliği kanıtlanmış bir aldatmacadan başka bir şey değildi.

Evrimci Kaynaklar Miller Deneyi’ni Yalanlıyor

Bir kısım evrimci çevrelerin hala büyük bir kanıt gibi gösterdikleri Miller Deneyi, gerçekte bazı gerçekçi bilim adamları arasında tamamen geçerliliğini kaybetmiş bir konudur. Ünlü evrimci bilim dergisi Earth’deki “Yaşamın Potası” başlıklı makalede şu ifadeler yer alır:

Bugün Miller’ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır. Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin başlıca karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul etmeleri. Bu gazlar ise 1953’teki deneyde (Miller deneyinde) kullanılanlardan çok daha az aktifler. Kaldı ki, Miller’ın farz ettiği atmosfer var olmuş olabilseydi bile, amino asitler gibi basit molekülleri çok daha karmaşık bileşiklere, proteinler gibi polimerlere dönüştürecek gerekli kimyasal değişimler nasıl oluşabilirdi ki? Miller’ın kendisi bile, problemin bu noktasında ellerini ileri uzatıp, “bu bir sorun” diyerek şiddetle iç çekmekte, “polimerleri nasıl yapacaksınız? Bu o kadar kolay değil…” demektedir.1

ota benga, kongo

Görüldüğü gibi, Miller’ın kendisi dahi bugün deneyinin, yaşamın kökenini açıklama adına bir anlam ifade etmediğinin farkındadır. Böyle bir durumda evrimci bilim adamlarımızın bu deneye dört elle sarılmaları, içinde bulundukları çaresizliğin açık bir göstergesidir.

National Geographic’in Mart 1998 sayısındaki, “Yeryüzünde Yaşamın Ortaya Çıkışı” başlıklı makalede ise, konuyla ilgili şu satırlara yer verilir:

Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin Miller’ın öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan ziyade, karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar.

Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle aynı oranda bir yoğunlukta… Bilim adamları, bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi bile güç buluyorlar.2

Kısacası, ne Miller Deneyi ne de başka hiçbir evrimci çaba, yeryüzünde hayatın nasıl oluştuğu sorusunu cevaplayamamaktadır. Tüm araştırmalar, hayatın rastlantılarla ortaya çıkmasının imkansızlığını ortaya koymakta ve böylece hayatın bir anda yaratılmış olduğunu göstermektedir.

1. Earth, “Life’s Crucible”, Şubat 1998, s. 34

2. National Geographic, “The Rise of Life on Earth”, Mart 1998, s. 68

Miller Deneyi’ni Geçersiz Kılan Gerçekler

Miller’ın, ilk dünya koşullarında amino asitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla yaptığı deney birçok yönden tutarsızlık göstermektedir. Bu tutarsızlıkları şöyle sıralayabiliriz:

1- Miller deneyinde, “soğuk tuzak” (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak amino asitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, amino asitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri, oluşmalarından hemen sonra imha edecekti.

Halbuki ilk dünya koşullarında elbette bu çeşit bilinçli düzenekler yoktu. Böylesine bilinçli bir mekanizma olmadan herhangi bir çeşit amino asit elde edilse bile, bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardı. Kimyager Richard Bliss’in belirttiği gibi, “bu soğuk tuzak olmasa, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı”.132

Nitekim Miller, soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde edememişti.

2- Miller’ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı atmosfer ortamı gerçekçi değildi. 1980’li yıllarda bilim adamları atmosferin ilk dönemlerinde, metan ve amonyak yerine azot ve karbondioksit bulunması gerektiği görüşünde birleştiler. Nitekim uzun süren bir sessizlikten sonra Miller’ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.133

California Üniversitesi’nden biyolog David Deamer, Microbiology & Molecular Biology Reviews isimli dergide yayınladığı makalede, Miller modelinin problemlerini şu şekilde anlatmıştır:

1970’lerin sonlarında, eski atmosferin muhtemelen volkanik kökenli ve bileşenli olduğu; Miller–Urey modelinde varsayılan indirgeyici gazların karışımından ziyade büyük ölçüde karbon dioksit ve nitrojenden oluştuğu gitgide açık bir hale geldiğinde, iyimser resim de değişmeye başladı. Karbon dioksit, olası monomerlere yol açan zengin sentetik yollar dizinini desteklemez.

Peki Miller neden bu gazlar konusunda ısrar etmişti? Cevap çok açıktı: Amonyak olmadan, bir amino asitin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin Mc Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:

Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler… Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot, karbondioksit ve su buharından oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler.134

Nitekim Amerikalı bilim adamları J. P. Ferris ve C. T. Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir karışımla Miller’ın deneyini tekrarladılar ve bir tek molekül amino asit bile elde edemediler.135

3- Miller’ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Miller’ın göz ardı ettiği bu gerçek, yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan taşlardaki okside olmuş demir ve uranyum birikintileriyle anlaşıldı.136

Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da ortaya çıktı. Araştırmalar, o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını ulaştığını gösterdi. Bu yoğun ultraviyolenin atmosferdeki su buharı ve karbondioksiti ayrıştırarak oksijen açığa çıkarması ise kaçınılmazdı.

Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılıyordu. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan, oksijenin bulunmadığı bir ortamda -henüz ozon tabakası var olmadığından- ultraviyole ışınına doğrudan maruz kalacak olan amino asitlerin hemen parçalanacakları da açıktı. Sonuçta ilk dünyad koşullarında oksijenin var olması da, olmaması da amino asitler için yok edici bir ortam demekti.

4- Miller deneyinin sonucunda, canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitlerden de çok miktarda oluşmuştu. Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.

Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda sağ-elli amino asit çıkmıştı.137 Bu amino asitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu. Çünkü sağ-elli amino asitler, canlı yapısında kullanılamayan amino asitlerdi. Sonuç olarak Miller’ın deneyindeki amino asitlerin oluştuğu ortam, canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.

Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır: Miller deneyi, canlılığın, ilk dünya şartlarında tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamaz. Deney, amino asit sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuvar çalışmasıdır. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım oranları amino asitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır. Deney aygıtı, ilk dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı, tahrip edici ya da amino asit oluşumunu engelleyici unsuru barındırmayacak biçimde izole edilmiştir. Dünyanın ilk zamanlarında mevcut olan ve reaksiyonların seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle amino asitlerin varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca birisidir. Kaldı ki, hazırlanan ideal laboratuvar koşullarında bile, “soğuk tuzak” (cold trap) denen mekanizma olmadan amino asitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir.

Miller deneyiyle evrimciler, aslında evrimi kendi elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, amino asitlerin ancak tüm koşulları özel olarak ayarlanmış bir laboratuvar ortamında, bilinçli müdahalelerle elde edilebileceğini kanıtlamıştır. Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, “yaratılış”tır.

Evrimcilerin bu açık gerçeği kabul etmemeleri, bilime tamamen aykırı birtakım önyargılara sahip olmalarından kaynaklanır. Nitekim Miller Deneyi’ni öğrencisi Stanley Miller ile birlikte organize eden Harold Urey, bu konuda şu itirafı yapmıştır:

Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor.138

İlk Dünya Ortamı ve Proteinler

Daha önce saydığımız bütün tutarsızlıklarına rağmen evrimciler, amino asitlerin ilk dünya ortamında kendi kendilerine nasıl oluşabildikleri sorusunu, Miller deneyi ile geçiştirmeye çalışırlar. Bu geçersiz deneyle söz konusu sorunun çoktan çözülmüş olduğu gibi bir izlenim vererek, bugün bile yanlış propaganda yapmaya devam etmektedirler.

Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasının ikinci aşamasında, evrimcileri, amino asitlerden çok daha büyük bir problem beklemektedir: “Proteinler”. Yani yüzlerce farklı amino asitin belirli bir sıra içinde birbirlerine eklenerek oluşturdukları canlılığın yapıtaşları.

Proteinlerin doğal şartlarda tesadüfen oluştuklarını öne sürmek, amino asitlerin tesadüfen oluştuklarını öne sürmekten çok daha akıl ve mantık dışı bir iddiadır. Amino asitlerin, proteinleri oluşturmak üzere uygun dizilimlerde tesadüfen birleşebilmelerinin imkansızlığını önceki sayfalarda bilimsel delillerle incelemiştik. Ancak protein oluşumu, kimyasal olarak da ilk dünya koşullarında mümkün değildir.

Evrimcilerin en büyük yanılgılarından bir tanesi de yukarıda temsili resmi görülen ve ilkel dünya olarak nitelendirdikleri ortamda canlılığın kendiliğinden oluşabileceğini düşünmeleridir. Miller deneyi gibi çalışmalarla bu iddialarını kanıtlamaya çalışmışlardır. Ancak bilimsel bulgular karşısında yine yenilgiye uğramışlardır. Yapılan deneyler, kontrollü ortamlarda dahi yaşamın kendi kendine oluşamayacağını ortaya koymuştur. Hayat, Rabbimiz tarafından yoktan var edilmiştir.

Suda Protein Sentezlenmesi Mümkün Değildir

Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, amino asitler protein oluşturmak üzere kimyasal olarak birleşirken, aralarında “peptid bağı” denilen özel bir bağ kurarlar. Bu bağ kurulurken bir su molekülü açığa çıkar.

Bu durum, hayatın denizlerde ortaya çıktığını öne süren evrimci açıklamayı kesinlikle çürütmektedir. Çünkü, kimyada “Le Chatêlier Prensibi” olarak bilinen kurala göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun (kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması mümkün değildir.

Kimyasal olarak, amino asitleri bir zincir olarak birbirine bağlamak için en kötü ortam, evrimcilerin iddia ettiği su bazlı “ilkel bir çorba” ya da su altındaki hidrotermal yarıklardır. Ulusal Bilimler Akademisi’nin belirttiği üzere; “İki amino asit suda kendiliğinden bir araya gelmez. Aksine, termodinamik açıdan tam tersi bir reaksiyon gerçekleşir.”139 Başka bir deyişle, su, protein zincirlerini, amino asitlere varıncaya kadar parçalar, bu yüzden de sözde ilkel çorbada proteinlerin oluşması mümkün değildir.

Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı ve amino asitlerin oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar, amino asitlerin birleşerek proteinleri oluşturması için kesinlikle uygun olmayan ortamlardır.140

Öte yandan, evrimcilerin bu gerçek karşısında iddia değiştirip, ilk hayatın karalarda oluştuğunu öne sürmeleri de imkansızdır. Çünkü ilk atmosferde oluştukları varsayılan amino asitleri ultraviyole ışınlarından koruyacak yegane ortam denizler ve okyanuslardır. Amino asitler karada, ultraviyole yüzünden parçalanırlar. Le Chatêlier Prensibi ise denizlerdeki oluşum iddiasını çürütmektedir. Bu da evrim açısından bir başka çıkmazdır.

Bir Başka Sonuçsuz Çaba: Fox Deneyi

Sydney Fox ve diğer araştırmacılar, özel ısıtma teknikleri ve özel şartlar kullanarak, amino asitleri bağlamaya çalışmış ve bunun sonucunda da “proteinoidler” oluşturmuşlardır. Proteinoidler, canlılarda bulunan düzenli proteinlere hiç benzememektedirler. Bunlar, hiçbir işe yaramayan, düzensiz lekelerden başka bir şey değildir. Amino asitlerin anlamsız yığınlar şeklinde bir araya gelmeleri proteinlerin nasıl oluştuğunu açıklamamaktadır.

Üstte açıkladığımız çıkmazla yüz yüze kalan evrimci araştırmacılar, tüm teorilerini çürüten bu “su sorunu” üzerine olmadık senaryolar üretmeye başladılar. Bu araştırmacıların en tanınmışı Sydney Fox, sorunu çözmek için ilginç bir teori ortaya attı: Ona göre, ilk amino asitler, ilkel okyanusta oluştuktan hemen sonra bir volkanın yanındaki kayalıklara sürüklenmiş olmalıydılar. Sonra da amino asitleri içeren karışımdaki su, kayalıklardaki yüksek ısı nedeniyle buharlaşmış olmalıydı. Böylece “kuruyan” amino asitler, proteinleri oluşturmak üzere birleşebilirlerdi.

Fakat bu “çetrefilli” çıkış yolu da pek kimse tarafından benimsenmedi. Çünkü amino asitler, Fox’un öne sürdüğü türden bir ısıya karşı dayanıklılık gösteremezlerdi: Yapılan araştırmalar amino asitlerin yüksek ısıda hemen tahrip olduklarını ortaya koyuyordu.

Ancak Fox yılmadı. Laboratuvarda, “çok özel koşullarda”, saflaştırılmış amino asitleri kuru ortamda ısıtarak birleştirdi. Amino asitler birleştirilmiş ancak proteinler yine elde edilememişti. Elde ettikleri, birbirine rastgele bağlanmış, basit ve düzensiz amino asit halkalarıydı ve herhangi bir canlı proteinine benzemekten çok uzaktı. Dahası eğer Fox, amino asitleri aynı ısıda tutsaydı, ortaya çıkan işe yaramaz halkalar da parçalanacaktı.141

Deneyi anlamsızlaştıran bir başka nokta ise, Fox’un, daha önce Miller deneyinde elde edilmiş olan amino asitleri değil, canlı organizmalarda kullanılan saf amino asitleri kullanmış olmasıydı. Oysa Miller’ın devamı olma iddiasındaki deney, Miller’ın vardığı sonuçtan yola çıkmalıydı. Ama ne Fox ne de başka hiçbir araştırmacı, Miller’ın ürettiği işe yaramaz amino asitleri kullanmaya yanaşmadı.142

Fox’un söz konusu deneyi evrimci çevrelerde bile pek olumlu karşılanmadı. Zira Fox’un elde ettiği anlamsız amino asit zincirlerinin (proteinoidlerin) doğal koşullarda oluşmayacağı çok açıktı. Dahası, canlıların yapıtaşları olan proteinler hala elde edilememişti. Proteinlerin kökeni problemi başlangıçta olduğu gibi hala çözümlenememişti. 1970’li yılların popüler bilim dergisi Chemical Engineering News’da yayınlanan bir makalede Fox’un gerçekleştirdiği deney hakkında şöyle deniyordu:

Sydney Fox ve diğer araştırmacılar, çok özel ısıtma teknikleri kullanarak, dünyanın ilk devirlerinde hiç var olmamış şartlarda amino asitleri “proteinoidler” adı verilen bir şekilde birbirine bağlamayı başarmışlardır. Bununla beraber bunlar, canlılarda bulunan çok düzenli proteinlere hiç benzememektedir. Bunlar, hiçbir işe yaramayan, düzensiz lekelerden başka bir şey değildirler. İlk devrelerde bu moleküller eğer gerçekten meydana gelmişlerse bile, bunların parçalanmamaları mümkün değildir.143

Gerçekten de Fox’un elde ettiği “proteinoidler”, gerçek proteinlerden yapı ve işlev olarak tamamen uzaktı. Proteinlerle aralarında, gelişmiş bir teknolojik cihazla, işlenmemiş bir metal yığını arasındaki kadar fark vardı.

Dahası, bu düzensiz amino asit yığınlarının bile ilk atmosfer şartlarında yaşama ihtimali yoktu. Dünyanın o günkü şartlarında yeryüzüne ulaşan yoğun ultraviyole ışınları ve kontrolsüz doğa koşullarının doğurduğu zararlı, tahrip edici fiziksel ve kimyasal etkenler, bu proteinoidlerin dahi varlıklarını sürdürmelerine imkan vermeden parçalanmalarına neden olacaktı. Amino asitlerin ultraviyole ışınlarının ulaşamayacağı şekilde suyun altında bulunmaları ise, Le Châtelier prensibi nedeniyle, söz konusu değildi. Bu veriler ışığında bilim adamları arasında, proteinoidlerin hayatın başlangıcını oluşturan moleküller oldukları fikri giderek etkisini kaybetti.

Cansız Madde Canlılık Oluşturmaz

Evrimcilerin Miller Deneyi, Fox Deneyi gibi çabalarında ispat etmeye çalıştıkları iddia, cansız maddenin kendi kendini düzenleyip, organize edip, kompleks bir canlı varlık meydana getirebileceği yönündeki yanlış inançtır. Bu kesinlikle bilime aykırı bir inançtır, çünkü bütün gözlem ve deneyler, maddenin böyle bir yeteneği olmadığını göstermektedir. Ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle maddenin kendi kendine hayat oluşturamayacağını şöyle bir örnekle anlatır:

Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten bir iç-prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı, ilkel çorbayı temsil eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla doldurun. Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın ya da üzerine istediğiniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin sentezlendiğini kontrol edin. Ben size cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı harcamayın: Kesinlikle hiçbir şey bulamazsınız, belki oluşacak birkaç amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında.1

Evrimci biyolog Andrew Scott ise aynı gerçeği şöyle kabul etmektedir:

Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin. Bu, hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi “temel” güçler gerisini halledecektir… Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir.2

1. Fred Hoyle, The Intelligent Universe, New York: Holt, Rinehard & Winston, 1983, s. 256.

2. Andrew Scott, “Update on Genesis”, New Scientist, Vol. 106, 2 Mayıs 1985, s. 30

Mucize Molekül DNA

Buraya kadar incelediklerimizin gösterdiği gibi, evrim teorisi moleküler düzeyde tam bir açmazdadır. Amino asit ve proteinlerin oluşumu başlı başına bir muammadır. Üstelik, sorun yalnızca amino asit ve proteinlerle sınırlı kalmaz; bunlar sadece bir başlangıçtır. Bunların da ötesinde asıl olarak, hücre, evrimciler açısından dev bir çıkmaz oluşturur. Çünkü hücre yalnızca amino asit ve proteinlerden oluşmuş bir yığın değildir. Yüzlerce gelişmiş sistemi bulunan, insanoğlunun sırlarını halen çözemediği kompleksliktedir. Oysa evrimciler, değil bu sistemlerin, hücrenin yapıtaşlarının bile nasıl meydana geldiklerini açıklayamazlar.

Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki evrim teorisi, hücredeki en temel moleküllerin varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken, genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA’nın keşfi, teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu. 1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamının çalışmaları DNA’nın son derece kompleks yapısını ve yaratılışını gün ışığına çıkardı.

Hücrelerimizde bulunan DNA molekülü, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, DNA’nın içinde kayıtlıdır.

Vücuttaki 100 trilyon hücrenin hemen her birinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Bir  insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümünden iç organlarının yapılarına kadar DNA’nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA’daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğar. Bu, dört harfli bir alfabeden oluşan bir tür bilgi bankasıdır. DNA’daki harflerin diziliş sırası, insanın vücut yapısını en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı sıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10 bin işitme siniri ağının, 2 milyon optik sinir ağının, 100 milyar sinir hücresinin ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin DNA’sında mevcuttur. Eğer DNA’daki bu genetik bilgiyi kağıda dökmeye kalksak, yaklaşık 500’er sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşturmamız gerekir. Oysa bu muazzam hacimdeki bilgi, DNA’nın “gen” adı verilen gözle görülmeyen parçalarında şifrelenmiştir.

James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamının çalışmaları, DNA’nın son derece kompleks yapısını gün ışığına çıkardı. Sonraki bulgular bu kompleksliği artırmıştır. Evrimciler, en büyük darbeyi bu keşifler sonucunda almıştır.

DNA Neden Tesadüfen Oluşamaz?

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda yaklaşık 30 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin kesinlikle imkansız olduğu görülür.

Nükleotidlerin tesadüfen bir araya gelerek RNA ve DNA’yı oluşturmasının imkansızlığını, evrimci Fransız bilim adamı Paul Auger de şöyle ifade etmektedir:

Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün olabilir- ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.144

Uzun yıllar moleküler evrim teorisine inanan Francis Crick bile DNA’yı keşfettikten sonra, böylesine kompleks bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci sonucunda oluşamayacağını itiraf etmiş ve şöyle demiştir: “Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.”145

Evrimci Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA’nın meydana gelmesi hakkında şu itirafı yapmak zorunda kalır: “Bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma ihtimali tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma ihtimali astronomik denecek kadar azdır.”146

Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA, yalnız protein yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA’daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Amerikalı mikrobiyolog Homer Jacobson, bu konuda şöyle der:

İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının, çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının, bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda ve bir arada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.147

1. Adenin
2. Guanin
3. Timin
4. Sitozin

DNA; Adenin, Timin, Guanin, Sitozin adı verilen dört nükleotidin çeşitli dizilimlerle bir araya gelmesinden oluşur. Bize ve hücrelerimize ait tüm hafıza, bu kodlar içinde saklıdır.

Yukarıdaki ifadeler, DNA’nın yapısının aydınlatılmasından iki yıl sonra yazılmıştı. Bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz olmaya devam etmektedir.

Alman bilim adamları Reinhard Junker ve Siegfried Scherer de canlılık için gerekli moleküllerin hepsinin sentezinin ayrı ayrı koşullar gerektirdiğine dikkat çekerler. Bu ise, Junker ve Scherer’e göre, yaşam için gereken birçok farklı maddenin bir araya gelme ihtimalinin hiç olmadığını göstermektedir:

Kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin elde edileceği bir deney bilinmiyor. Dolayısıyla çeşitli moleküllerin değişik yerlerde çok uygun koşullarda üretilip, hidroliz ve fotoliz gibi zararlı etmenlere karşı korunup, yeni bir reaksiyon bölgesine taşınması gerekmektedir. Burada tesadüften bahsedilemez, çünkü böyle bir olayın gerçekleşme ihtimali yoktur.148

Kısacası evrim savunucuları, moleküler düzeyde gerçekleştiği iddia edilen evrimsel oluşumlardan hiçbirini ispatlayamamışlardır. Bilimin ilerlemesi ise bu sorulara cevap üretmek bir yana, soruları daha da kompleks ve içinden çıkılamaz hale getirmektedir.

Ama evrimciler, tüm bu imkansız senaryolara büyük birer bilimsel gerçek gibi inanmaktadırlar. Çünkü yaratılışı kabul etmemek için kendilerini şartlandırmışlardır ve bu durumda imkansıza inanmaktan başka seçenekleri yoktur. Avustralyalı ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabında bu durumu şöyle anlatır:

Yüksek organizmaların genetik programlarının yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da bin ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin dizilimine eşdeğerdir. Bu denli kompleks organizmaları oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen, emreden ve kontrol eden sayısız karmaşık işlevin tamamen rastlantıya dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, insan aklına yönelik bir saldırıdır. Ama bir Darwinist, bu düşünceyi en ufak bir şüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder!149

Evrimcilerden İtiraflar

Bilimsel keşif ve tespitler, proteinler ve nükleik asitler (RNA ve DNA) gibi kompleks moleküllerin ayrı ayrı ve tesadüfen oluşmalarının imkansız olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak evrimciler için daha da büyük sorun, yaşam için bu kompleks moleküllerin hepsinin aynı anda ve bir arada bulunması zorunluluğudur. Bu gerçek karşısında evrimciler, tümüyle çaresizdir. Tanınmış bazı evrimciler bu konuda itiraflarda bulunurlar. Örneğin San Diego California Üniversitesi’nden Stanley Miller’in ve Francis Crick’in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel şöyle demektedir:

Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.1

Aynı gerçek, diğer bazı ünlü evrimci bilim adamları tarafından da kabul edilir:

DNA, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yardımı olmadan yaptığı işi, yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere, yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinlerin olmadığı durumda oluşmaz.2

Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte ortaya çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor.3

1. Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Cilt 271, Ekim 1994, s. 78

2. John Horgan, “In the Beginning”, Scientific American, Cilt 264, Şubat 1991, s. 119.

3. Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid, New York: Vintage Books, 1980, s. 548.

Bir Başka Evrimci Çırpınış: “RNA Dünyası”

70’li yıllarda, ilk dünya atmosferinin gerçekte içerdiği gazların amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, moleküler evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin “ilk atmosfer deneyleri”nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80’li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren “RNA Dünyası” senaryosu ortaya atıldı.

1986 yılında Harvard’lı kimyacı Walter Gilbert, günümüzden milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülünün tesadüfen kendiliğinden oluştuğunu iddia etti. İddiaya göre, bir süre sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve yine, her nasılsa hayali bir şekilde DNA molekülü ortaya çıkmıştı.

Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, evrimciler için sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmişti:

1. Daha, RNA’yı oluşturan nükleotidlerin tek birinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA’yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA’nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:

Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? 150

RNA Dünyası teorisi, bir proteinin oluşumunu dahi açıklayamayan evrimcilerin içine düştükleri zor durumu belgeleyen çaresiz bir iddiadır.

2. Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ihtimal dışı olduğunu şöyle dile getirmekteler:

Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA’nın efsanesi… Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiyotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA’nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır.151

Jacques Monod

3. Kaldı ki eğer ilk dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA’nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise ham maddedir. Ancak ortada proteini üretecek “mekanizma” yoktur. RNA’nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede saçmadır. Ortada fabrika ve işçiler yoktur ki, bir üretim gerçekleşsin.

Bir protein, hücre içindeki son derece kompleks işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen fabrikada üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş kompleks bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi bir akılalmaz varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrimin en fanatik savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:

Gen (DNA ya da RNA’daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki gen aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA’da kodludurlar. Gen, bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.152

California’daki Scripps Araştırma Enstitüsü’ndeki bir grup kimyager, RNA dünyası hipotezini kanıtlayabilmek için farklı bir yaklaşım denemeye karar verdiler ve çalışmaları için DNA-RNA kimeraları kullandılar (laboratuarda yapay olarak birleştirilen DNA ve RNA). Ancak bu kimeralarda kararsızlık problemi oluşuyordu. Oysa ki doğada, saf DNA ve saf RNA birlikte durabiliyorlardı. Evrimcilerin ilk dünya atmosferinde olduğunu iddia ettikleri bu laboratuvar kimeraları ise doğadaki orijinallerinden farklı olarak birlikte kalamıyorlardı. Bu uyumsuzluk da söz konusu moleküllerin genetik bilgiyi tutma ve kopyalama yeteneğine zarar veriyordu.

Ayrıca eğer organik bir yapıda RNA yanlışlıkla bir DNA şeridine bağlanırsa, son derece kompleks enzimler –ki bu enzimlerin de birer protein olduğunu unutmayalım- devreye girerek problemi hemen çözerler. Ancak RNA Dünyası teorisine göre o dönemde, bu görevi yapacak proteinler var olamazdı. Dolayısıyla, sadece evrimcilerin hayallerinde var olan bu tarz bir kimeranın hayatta kalması asla mümkün olmazdı.

RNA dünyası teorisinin imkansızlığını gören Scripps araştırmacıları da problemi şu sözlerle kabul ettiler: “Bu sonuçlar, bir homojen sistem (RNA)’den diğerine (RNA/DNA’ya) geçişin ne kadar zor olduğunu gösteriyor…”153

Dr. Leslie Orgel

Aslında bu yeni bir bilgi değildi. Hatta birçok evrimci bu durumu daha önceden fark etmişti. Örneğin Nobel ödüllü evrimci biyolog Jack Szostak, RNA ve DNA karıştırıldığında fonksiyonun yitirildiğini göstermişti.154

Nitekim, karşılaşılan bu imkansızlıklar sonucunda Scripps ekibinin başkanı Dr. Ramanarayanan Krishnamurthy, şu açıklamayı yapmak zorunda kalmıştır:

Eğer sadece RNA’nın var olduğu bir RNA Dünyası modeline inanıyorsanız, şu durumda RNA ile birlikte onu harekete geçirmeye yardımcı olacak başka şeylerin de o sırada var olduğuna inanmanız gerekir.155

2007 yılı Haziran ayında Scientific American’da yayınlanan bir başka makalede de şöyle bildirilir:

RNA gibi büyük kendi kendini kopyalayabilen bir molekülün aniden ortaya çıkışı aşırı imkansızdır.156

San Diego California Üniversitesi’nden Stanley Miller’ın ve Francis Crick’in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel de, “hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi” ihtimali için “senaryo” deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu senaryonun imkansızlığını, American Scientist dergisindeki “The Origin of Life on the Earth” (Yeryüzünde Yaşamın Başlangıcı) başlıklı makalede şöyle ifade eder:

Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilk dünya atmosferindeki RNA’nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği.157

Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel’in, “olmazsa olmaz” şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek, ancak evrimci hayal gücü ve taraflı bakış açısıyla mümkün olabilir. Somut bilimsel gerçekler ise, hayatın rastlantılarla doğduğu iddiasının yeni versiyonu olan “RNA Dünyası” tezinin, kesinlikle imkansız olduğunu ortaya koymaktadır.

Başarısız RNA Dünyası Deneyleri

David P. Horning ve Gerald F. Joyce

23 Haziran 2016 tarihinde David P. Horning ve Gerald F. Joyce tarafından yayınlanan bir makalede, yapılan bir deney konu edilmiş ve ilk dünya ortamında RNA moleküllerinin kendi kendini kopyalayabildiği iddia edilmiştir.158

Oysa makalede yer alan deney yalnızca hazır RNA, hazır ribozom ve hazır katalizörlerin varlığında RNA’ların çoğalabildiğini göstermiştir. Bu çoğalma ise oldukça kısıtlı ve problemlidir. Makalede işlevsel bir RNA’nın yoktan var oluşu hiçbir şekilde açıklanamamıştır. Kaldı ki, bir RNA molekülünün hücre dışı ortamda korunması mümkün değildir. Güneş ışığı, sıcaklık, kimyasal kirleticiler ve diğer çeşitli enerji kaynakları moleküllerin anında bozulmasına neden olur.

RNA’lar da tıpkı proteinler gibi 2 ve 3 boyutlu yapılara katlanırlar. Sadece doğru yapıya katlanan RNA’lar işlevseldir ve bu yapılarına ancak ribozomların ve proteinlerin varlığında kavuşabilirler. Horning ve Joyce söz konusu deneylerinde, RNA polimeraz ile ribozomu modifiye ederek, bazı oligonükleotidleri yani hazır RNA yapıtaşlarını birleştirebilecek bir forma dönüştürmüşlerdir. Bu genetik mühendislik sayesinde yine ortama hazır olarak bırakılan oligonükleotidlerin, çeşitli kimyasal hızlandırıcılar (katalizörler) yardımıyla birleştiği ve çoğaldığı gözlemlenmiştir. Ancak ortaya çok kısa zincirli, işlevsiz ve boyutsuz RNA’lar çıkmıştır.

Horning ve Joyce’un makalede kendileri de itiraf ettikleri üzere “sürecin kompleks oligonükleotidler gerektirmesi ribozomların yalnızca kendilerini kopyalayabilmesini sağlamış ancak ek veya işlevsel RNA’lar ortaya koyması mümkün olmamıştır”.

Öncelikle bu deneye dışarıdan bir müdahale yapılmış ve bir moleküler kopyalamanın gerçekleşebilmesi için gerekli bütün diğer elemanlar laboratuvar ortamında sağlanmıştır. Bir diğer deyişle deneyi gerçekleştirenler deney düzeneğine modifiye edilmiş bir RNA fabrikası yerleştirmişler ve bu fabrikaya ihtiyaç duyduğu bütün hammaddeyi sağlamışlardır. Dahası deney sonucunun istedikleri gibi çıkması için defalarca denemeler yaparak özel bir RNA molekülü seçmişlerdir. Ne var ki RNA’ların gerçek üretimi sürecinde; ne bir RNA fabrikası, ne bu fabrikada işlenecek hammaddeler, ne de üretime örnek olabilecek hazır ve seçilmiş bir RNA vardır.

Deney için gerekli bütün hammaddelerin önceden sağlanmasıyla ilgili kimyacı ve moleküler genetikçi Steven Benner da,Deneyde… çoğalmaya imkan tanıyan kimyasal ortamın gerçek ortamla örtüşmediğini, A, G, C ve U’ların (nükletodidlerin yani RNA hammaddelerinin) nasıl ortaya çıktığını ve bir araya geldiğini açıklamadığını, fonksiyonel RNA’ların nasıl ortaya çıktığının hala belirsizolduğunu söylemiştir.159

1. Çekirdek
2. mRNA
3. Lisin
4. tRNA
5. Fenilalanin
6. Metionin
7. Ribozom
8. mRNA
9. Başlangıç Sinyali
10. Kodon
11. Antikodon

RNA’nın üretimi, ancak ve ancak hazır bir RNA’nın, yani mesajcı RNA’nın varlığıyla mümkündür. Aynı anda protein ve RNA’lardan oluşmuş bir fabrikanın yani ribozomun varlığını gerektirir. Dolayısıyla, proteinlerin ve hücrenin olmadığı bir ortamda her şeyin kaynağının bir RNA olduğuna dair RNA dünyası iddiası bir aldatmacadır.

Bu deneydeki RNA fabrikası, yani modifiye edilmiş ribozom, içerisinde protein bulundurmayan özellikte bir ribozomdur. Buna bilinçli olarak bozulmuş bir ribozom da diyebiliriz. Ribozomlar normalde çeşitli proteinlerden ve ribozomal RNA moleküllerinden meydana gelirler. Görevleri hücre içinde kendilerine ulaşan mesajcı RNA’ların taşıdığı DNA’dan kopyalanan bilgiyi amino asitlere çevirmektir. Basit bir ribozom en az iki ribomozomal RNA içerir. Örnek olarak bunlardan biri olan “23S” molekülü 2906 harf uzunluğunda, bir başkası (28S) 5070 harf uzunluğunda, diğerleri ise en az 120 harf uzunluğundadır. Söz konusu harf uzunlukları ribozomu oluşturan RNA’ların oldukça kompleks olduğunu gösteren işaretlerdir. Bu deneyde kopyalanan RNA ise yalnızca 15 harf uzunluğundadır.

Bu deney aslında, bir RNA’nın başka bir RNA olmadan sentezlenemeyeceğini ispatlamıştır. RNA üretimini sağlayacak ilk RNA molekülleri, gerekli proteinler, ribozomlar ve tüm diğer hücre organelleri ile birlikte aynı anda ortaya çıkmış olmalıdır.

Dolayısıyla “RNA Dünyası” hipotezini desteklemeye çalışan bu deney, yöntemi itibariyle defalarca kez çürütülen Miller deneyine oldukça benzerlik göstermektedir. Miller deneyi özel kurgulanmış bir ortamda amino asitlerin hayali bir şekilde kendiliğinden oluşabileceğini göstermeye çalışmış ve başarısız olmuştur. Laboratuvarda RNA üretme çabalarıyla ilgili New York Üniversitesi’nden evrimci kimyager Robert Shapiro’nun eleştirileri şöyledir:

Hata, modern laboratuvardaki araştırmacıların sahip olduğu deney üzerindeki kontrolün eski Dünya’da da olmuş olabileceği mantığıdır.160

2007 yılı Haziran ayında Scientific American’da yayınlanan bir başka makalede ise şu itiraf yer almaktadır:

RNA gibi büyük, kendi kendini kopyalayabilen bir molekülün aniden ortaya çıkışı aşırı derecede imkansızdır.161

WoldNetDaily sitesinde yayınlanan bir makaleye göre ise, Nobel Ödüllü Harvard Biyoloğu Jack Szostak, 2016 yılında RNA’nın kendi kendini kopyaladığına dair bir yol bulduğunu iddia eden rapor yayınlamıştır. Ancak Szostak, meslekdaşı Tivoli Olsen’in bulguları teyit edememesi karşısında yakın zamanda söz konusu iddiasını geri çekmiş ve bu “fiyasko”nun “kesinlikle yüz kızartıcı” olduğunu belirtmiştir. Szostak, şu itirafı yapmıştır: Geçmişe baktığımda, (bulgularımıza dair) inancımız tarafından körleştirildiğimizi görebiliyorum.

Geçmişe baktığımda, (bulgularımıza dair) inancımız tarafından körleştirildiğimizi görebiliyorum.

Bütün bunların bizi ulaştırdığı sonuç açıktır: Canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, “yaratılış”tır.

Tekrar tekrar gündeme getirilen “RNA Dünyası” deneyi de RNA’ların sentezlenebilmesi için başka RNA moleküllerine ve dahası “hücrenin kendisine” ihtiyaç olduğunu, dolayısıyla evrimsel sürecin hiçbir zaman yaşanmadığını ve her şeyin Allah tarafından kusursuzca yaratıldığını bir kere daha kanıtlamıştır.

1. Lösin
2. Trozin
3. Asparajin asit
4. Serin

Kompleks yapılarıyla birbirinden farklı amino asit molekülleri

Tek Hücreliden Çok Hücreliye Geçiş Senaryosunun İmkansızlığı

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında mikrobiyologlar hayatın yapıtaşı olan hücrelerin zannedilenin aksine oldukça kompleks bir yapıya sahip olduğunu gözlemlediler.

En çarpıcı gözlemlerden biri ise, bazı hücrelerin diğerlerinden daha büyük ve detaylı iç yapılarıyla daha kompleks olduğuydu. 1923 yılında Edouard Chatton büyük ve daha kompleks hücreleri ökaryot, daha küçük ve yapı olarak daha basit olanları ise prokaryot hücre olarak adlandırdı.

20. yüzyılın teknolojik imkanları her iki hücre türünün yapı olarak birbirlerinden çok farklı olduklarını ortaya koydu. Ökaryot hücreler, organel adı verilen ve çeşitli fonksiyonları yerine getiren yapılar ihtiva ederler. Ökaryot hücrelerin aynı zamanda bir iç iskeleti bulunur. İç yapısında katlanmış hücre zarı gibi kompleks bir sistem ve en önemlisi bir hücre çekirdeği vardır. Hücre çekirdeğinin etrafı çift katmanlı bir zar ile çevrilmiştir. Bu zar dokusunda bulunan binlerce protein makinesi, çekirdeğe girip çıkan molekül trafiğini kontrol etmektedir. Çekirdek zarının içinde ise proteinlerin etrafına sıkıca sarılmış olan hücre DNA’sı, kromozomlar halinde ayrılmış olarak bulunur. Protein makinelerinden oluşan bir ordu, DNA’nın etrafında konuşlanmıştır. Bunlardan bazıları seçilen genleri bir fermuar gibi açarak kopyalar ya da üstlendikleri farklı görevleri yerine getirirler.

Buna karşın prokaryotlarda hücre zarı bulunmaz. Prokaryotlar aynı zamanda enerji santrali olan mitokondri ve benzeri önemli organellerden yoksundurlar. Prokaryotların içinde katlanmış hücre zarları bulunmaz ve daha küçük olan DNA tek bir kromozomun içine yerleştirilmiştir.

1. HÜCRE
2. Çekirdek
3. KROMOZOM
4. P kolu
5. Q Kolu
6. Kardeş Kromatidler
7. DNA
8. Sitosin
9. Guanin
10. Adenin
11. Timin
12. DNA
13. Şeker-fosfat omurga
14. GEN

Hücre çekirdeğinin içinde, proteinlerin etrafına sıkıca sarılmış olan hücre DNA’sı, kromozomlar halinde paketlenmiş olarak bulunur. Milyarlarca bilginin saklandığı muazzam DNA, hücrenin içinde korunmuştur.

Evrimciler, prokaryotlardan ökaryotların evrimleştiği iddiasıyla teorilerini geliştirmişlerdir. Oysa tek hücreli bir canlının nasıl meydana geldiğini açıklayamayan evrimciler, prokaryotların, yapısal olarak tamamen farklı olan ökaryotlara dönüşümünü hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar.

Evrimciler, prokaryotların nasıl ökaryotlara evrimleşmiş olabileceği hakkında eksik kalan bu detayların, zaman içinde keşfedilebileceğini umut ettiler. Ancak gün geçtikçe ortaya çıkan yeni bilimsel bulgular böylesine bir değişimin yaşanmadığını daha çok ispatladı. Çünkü bu iki farklı hücre tipi arasında, büyük bir yapısal uçurum bulunmaktadır.

Evrimci Prof. Ali Demirsoy, bakteri hücrelerinin ökaryot hücrelere ve bu hücrelerden oluşan kompleks canlılara dönüşmesi senaryosunun temelsizliğini şu sözleriyle itiraf eder:

Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur.162

A. Bakteri Hücresi
B. Bitki Hücresi
1. Sitoplazma
2. Gıda Tanesi
3. Genetik Materyal
4. Mezosem
5. Ribozomlar
6. Kapsül
7. Flagella
8. Plazmid
9. Granüllü Endoplazmik Retikulum
10. Golgi Aygıtı
11. Mitokondri
12. Peroksizom
13. Mikrotüp
14. Koful
15. Sitoplazma
16. Plazma Zarı
17. Hücre Zarı
18. Çekirdek Zarı
19. Çekirdekçik
20. Kromatin
21. Çekirdeksel Gözenek
22. Ribozomlar
23. Granülsüz Endoplazmik Retikulum
24. Kloroplast
25. Plasmodesmata

Prokaryotlar (tek hücreliler) ile ökaryotlar (çok hücreliler) tümüyle farklı iki hücre yapısıdır. Prokaryotun ökaryota dönüştüğü yönündeki iddia bilimsel olarak imkansızdır.

Bu durum Nature dergisinde de açıkça ifade edilmiştir. Prokaryotlar arasında böylesine özelliklerin gelişmesine sebep olabilecek yapılar mevcut değildir ve prokaryotik ve ökaryatik hücreler arasında aşamalı evrimsel dönüşüme sebep olabilecek ara geçiş niteliğinde hücre yapıları da bulunmamaktadır.163

Karşılaştırmalı genom ve hücre bilimi çalışmaları, prokaryot ve ökaryot hücrelerin yapısal farklılıklarını ortaya koymuş ve evrimcilerin tek hücreliden çok hücreliye geçiş efsanesini ortadan kaldırmıştır. Prokaryotlar ve ökaryotların DNA ve protein dizilimleri, evrimsel bir yol ortaya çıkarmamaktadır.

Science dergisindeki bir makalede, bu gerçek evrimci Elizabeth Pennisi tarafından açıkça belirtilmiştir:

Yeni veriler, ökaryotların atası olması gereken hücrenin, daha önce düşündüğümüzden daha fazla sayıda gene, iç yapılara ve farklı biokimyasal süreçlere sahip olması gerektiğini ortaya koymuştur.164

Evrimci biyolog James A. Lake’in bu konudaki itirafı şu şekildedir:

Ökaryotların ortaya çıkışı biyolojideki en büyük gizemlerden birisidir.165

“Ökaryotların evrimi” diye belirtilen şey, evrimciler için bir gizemdir; çünkü hayali bir şekilde ortaya atılmıştır, hiçbir şekilde gerçekleşmemiştir. Evrimciler, sahte teorilerini geliştirebilmek için sözde “ökaryot evrimine” ihtiyaç duyduklarından, bu konuda gülünç teoriler geliştirmekten de geri kalmamışlardır. Bunlardan en bilineni, bilimsel olarak tamamen çürütülmüş olmasına rağmen, hala bir evrim masalı olarak bilim dergilerinde şaşırtıcı şekilde yer bulan “Endosimbiyoz teorisi”dir.

Çaresizlikten Üretilen Bir Aldatmaca: Endosimbiyoz Teorisi

Endosimbiyoz tezi, 1970 yılında evrimci Lynn Margulis tarafından ortaya atılmıştır. Margulis, bakteri hücrelerinin ortak ve asalak yaşamları sonucunda bitki ve hayvan hücrelerine dönüştüklerini iddia etmektedir. Bu teze göre, bitki hücreleri, bir bakteri hücresinin bir başka fotosentetik bakteriyi yutmasıyla ortaya çıkmıştır. İddianın savunucuları, fotosentetik bakterinin ana hücrenin içerisinde sözde evrimleşerek kloroplast haline geldiğini iddia etmişlerdir. Son olarak ana hücrede, çekirdek, golgi, endoplazmik retikulum ve ribozom gibi oldukça kompleks yapılara sahip organellerin evrimleştiğini iddia etmişlerdir. İddialarına göre bunun sonucunda sözde bitki hücreleri oluşmuştur.

Bu tez, hayal ürünü olan bir senaryodan başka bir şey değildir. Nitekim, konu hakkında otorite sayılan pek çok bilim adamı tarafından da çok yönlü olarak eleştirilmiştir.

Endosimbiyoz tezinin dayandırıldığı özellik, hücre içerisindeki kloroplastların ana hücredeki DNA’dan ayrı olarak kendi DNA’larını içermesidir. Aynı durum, hayvan hücresindeki mitokondri için de geçerlidir. Bu özellikten yola çıkarak bir zamanlar mitokondri ve kloroplastların bağımsız hücreler oldukları ileri sürülmüştür. Ne var ki kloroplast ve mitokondri detaylı olarak incelendiğinde, bu iddianın tutarsızlığı ortaya çıkmaktadır.

Hücre, mükemmel bir yapıdır. Hücre içindeki çekirdek, golgi, endoplazmik retikulum ve ribozom gibi son derece kompleks organellerin evrimleştiğini iddia etmek mantık ve bilim dışıdır.

Endosimbiyoz tezini geçersiz kılan noktalar şunlardır:

ota benga, kongo 1. Eğer kloroplastlar iddia edildiği gibi geçmişte bağımsız hücreler iken büyük bir hücre tarafından yutulmuş olsalardı, bunun tek bir sonucu olurdu; o da, bunların ana hücre tarafından sindirilmesi ve besin olarak kullanılmasıdır. Çünkü söz konusu ana hücrenin dışarıdan besin yerine yanlışlıkla bu hücreleri aldığını varsaysak bile, ana hücre sindirim enzimleriyle bu hücreleri sindirirdi. Bu durumu bazı evrimciler “sindirim enzimleri yok olmuştu” diyerek geçiştirebilirler. Ama bu, imkansız bir senaryodur. Çünkü eğer sindirim enzimleri yok olmuş olsaydı, bu kez ana hücrenin, beslenemediği için ölmesi gerekirdi.

2. Hücre içerisindeki bütün organellerin planı DNA’da şifre olarak bulunmaktadır. Eğer ana hücre, yuttuğu diğer hücreleri organel olarak kullanacaksa, bu durumda onlara ait bilgiyi de DNA’sında şifre olarak önceden bulunduruyor olması gerekirdi. Hatta yutulan hücrelerin DNA’ları da ana hücreye ait bilgilere sahip olmalıydı. Böyle bir şey ise elbette imkansızdır; hiçbir canlı kendisinde bulunmayan bir organın genetik bilgisini taşımaz. Ana hücrenin DNA’sıyla, yutulan hücrelerin DNA’larının birbirlerine sonradan “uyum sağlamaları” da mümkün değildir. Bu, besin olarak kümes hayvanlarını tüketen insanlarda da bir süre sonra kanat gelişeceğini iddia etmek kadar mantıksız ve imkansızdır.

3. Hücre içinde çok büyük bir uyum vardır. Tüm hücre organelleri gibi kloroplastlar da ait oldukları hücreden bağımsız hareket etmezler. Kloroplastlar, protein sentezlemede ana DNA’ya bağımlı olmalarının yanında çoğalma kararını da kendileri almazlar. Bir hücrede tek bir tane kloroplast ve tek bir tane mitokondri yoktur. Bunların sayıları birden fazladır. Tıpkı diğer organellerin yaptığı gibi bunların sayıları da hücrenin aktivitesine göre artar ya da azalır. Bu organellerin kendi bünyelerinde ayrıca bir DNA bulundurmalarının özellikle çoğalmalarında çok büyük faydası vardır. Hücre bölünürken, çok sayıdaki kloroplast da ayrıca ikiye bölünerek sayılarını ikiye katladıklarından, hücre bölünmesi daha kısa sürede ve seri olarak gerçekleşir.

4. Kloroplastlar bitki hücresi için son derece hayati önemi olan güç jeneratörleridir. Eğer bu organeller enerji üretemezlerse, hücrenin pek çok fonksiyonu işleyemez. Bu da canlının yaşayamaması demektir. Hücre için bu derece önemli olan bu fonksiyonlar kloroplastlarda sentezlenen proteinlerle gerçekleştirilir. Ancak kloroplastların bu proteinleri sentezlemek için kendi DNA’ları yeterli değildir. Proteinlerin büyük çoğunluğu hücredeki ana DNA kullanılarak sentezlenirler. Dolayısıyla, kloroplastlarının tek başlarına var olmaları veya fonksiyonel olmaları mümkün değildir. Mutlaka kendilerine yol gösterecek bir hücrenin varlığı gerekmektedir.166

Bütün bu saydıklarımız, hayvan hücrelerinin enerji kaynağı olan mitokondriler için de geçerlidir. Görülebildiği gibi, sırf DNA’sı var diye bir hücre organelinin hücre gibi haraket etmesi mümkün değildir. Kloroplast ve mitokondri, hücrenin kendi DNA’sına ve hücrenin bütün diğer organellerine bağımlı bir organeldir.

Evrimcilerin öne sürdükleri iddialar bilimsel deneylere ve bu deneylerin sonuçlarına dayanılarak ortaya atılmamıştır. Çünkü bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması gibi bir olgu hiçbir şekilde gözlenmemiştir. Moleküler biyolog P. Whitfield, bu durumu şöyle ifade etmektedir:

Prokaryotik endosimbiyoz (yutma) belki de tüm endosimbiotik teorinin dayandığı hücresel mekanizmadır. Eğer bir prokaryot bir diğerini içine alamaz ise, endosimbiyozun nasıl kurulduğunu tahmin etmek güçtür. Maalasef, prokaryot endositoz ve endosimbiyozun hiçbir örneği mevcut değildir.167

Amerikalı biyolog L. R. Croft ise bu konuda şu yorumu yapar:

Bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması hiçbir şekilde gözlemlenmemişken, böyle bir iddiada bulunmak hiçbir şekilde bilimsel değildir. Kaldı ki kloroplast, ribozom, mitokondri, lizozom gibi organeller hücre dışına alınarak birbirlerinden ayrıldıklarında yaşayamamaktadır.168

Görüldüğü gibi endosjmbiyoz teorisini destekleyici hiçbir gözlem bulunmamaktadır. Evrimcilerin bu teoriye bağlılığı, yaşam formlarının daha alt formlardan evrimleşmiş olduğuna dair hiçbir bilimsel delili olmayan dogmatik inançlarından kaynaklanmaktadır. Bir hücre sahip olduğu organellerle dev bir şehirden daha komplekstir. Tesadüfleri reddeden bu kompleks organizasyonun Allah’ın yaratması ile olduğu açıktır.

1. İç Zar
2. Stroma
3. Dış Zar
3. Dış Zar

Hücrelerde enerji üreten kloroplast ve mitokondri detaylı olarak incelendiğinde, endosimbiyoz tezinin tutarsızlığı daha net ortaya çıkmaktadır. Bir bakterinin bir başka bakteri içine yerleşip mitokondri veya kloroplast haline geldiğini iddia etmek, bilimi reddetmekle eşdeğerdir. Aynı zamanda büyük bir mantık hezimetidir.

ENCODE ve “Hurda DNA” Spekülasyonlarının Geçersizliği

Francis Crick ve James Watson 1953 yılında DNA molekülünün yapısını keşfettiklerinde, bütün dünyaya “hayatın sırrının çözüldüğünü” duyurmuşlardı. Ayrıca DNA’nın anlamının, proteinleri kodlama yeteneğinin altında gizli olduğunu düşünmüşlerdi. Daha sonraki çalışmalarda DNA’nın sadece %2’sinin protein kodladığı keşfedilince, Susumu Ohno ve David Comings tarafından 1972 yılında, DNA’nın geri kalan %98’lik kısmı sözde “hurda” ya da “Junk DNA” olarak adlandırıldı.

Ardından gerçekleşen ve bilim adına en önemli çalışmalardan biri olan Genom Projesi, DNA’da kayıtlı bulunan bilginin pek de hafife alınacak gibi olmadığını göstererek karşımıza olağanüstü bir tablo çıkardı. Genom Projesi çalışmaları devam ederken, genetik materyali (genomu) oluşturan bazların sıralanışı ve genlerin yeri ile ilgili bilgiler elde edilmişti. Fakat hala belirlenen genlerin ne kadar fonksiyonu olduğunu kimse bilmiyordu. Ulusal Genom Araştırma Enstitüsü (NHGRI) insan genom dizilimindeki bütün fonksiyonel elementleri tanımlamak için bir proje oluşturdu. ENCODE (DNA ansiklopedisi) olarak adlandırılan projede dünya çapında 442 bilim adamı, 1642 uzman, 32 farklı laboratuvarda, 147 farklı tip hücreyle çalıştı. Üç kıtadan düzinelerce laboratuvardan gelen deney sonuçları şaşırtıcı bir şekilde birbirleriyle tamamen uyumluydu. Projenin sonuçları DNA hakkında bilinenleri tamamen değiştirmişti.

ENCODE analizleriyle genomların %80’inin biyokimyasal reaksiyona sahip olduğu saptandı. Özellikle kodlama yapmayan genlerin çok önemli fonksiyonları olduğu fark edildi. Öyle ki, ENCODE projesinden önce, bilim adamları, DNA üzerinde düzenleyici dizinlerin, protein kodlayan dizinlerle eşit sayıda yer kapladığını sanıyorlardı. Ancak ENCODE sonrasında, düzenleyici genlerin sekiz kat daha fazla yer kapladığı tespit edildi.169

ENCODE projesinde çalışan Tom Gingeras ulaşılan yeni durumu şöyle ifade etmiştir:

Hemen hemen her nükleotid bir fonksiyonla bağlantılıdır. Biz şimdi onların nerede olduklarını, bağlantılarının neler olduğunu ve aralarındaki ilişkileri biliyoruz.170

Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan Ewan Birney ise bütün bu gelişmelerin genom hakkındaki tüm görüşlerini değiştirdiğini belirterek insan DNA’sının tahmin edilenden daha aktif bir yapıya sahip olduğunu ve yine orada tahmin edilenden daha fazla şey gerçekleştiğini belirtmektedir.171

442 bilim adamı
1642 uzman
32 farklı laboratuvarda
147 tip hücreyle çalıştı
= Hurda DNA yoktur.

Nature dergisinde de benzer bir bilimsel yorum, Biyolog Joseph Ecker tarafından yapılmıştır. Ecker’a göre, ENCODE projesi, genomların %80’inin biyokimyasal fonksiyonlara bağlı elementler içerdiğini göstermiş ve yaygın bir görüş olan hurda DNA teriminin sonunu getirmiştir.172

ENCODE projesi, bir zamanlar çöp olarak adlandırılan DNA kısımlarının, hücrelerin, dokuların ve organların nasıl davranacağını kontrol eden gen düzenleyicilerden oluştuğunu ortaya koydu.

Araştırmacılar, DNA’nın bu kısmında elektrik anahtarlarına benzer bir sistemle çalışan, hücre içindeki genlerin ne zaman kullanılacağını kontrol eden binlerce gen anahtarı (switch) tespit ettiler.

Bu anahtarlardan çok büyük bir kısmı diğer genlerin faaliyetlerini artırıyor ya da engelliyor, bir kısmı ise, diğer genlerin kilitlerini açıyordu. Ulaşılan noktada neredeyse bütün genomun anahtarlardan oluştuğu görüldü. Gen anahtarları kapalı olduğunda, DNA işlevsel olmuyor, protein sentezi ve protein oluşumu gözlenmiyordu. Gen anahtarları açıldığında, DNA aktifleşiyor ve protein sentezi başlıyordu. Araştırmacılar birçok hastalığın yüzlerce gen anahtarında görülen bu küçük değişikliklerden kaynaklandığını belirlediler.173

DNA’nın bu görünmeyen yüzü, canlılardaki yaşam mekanizmaları ile ilgili yeni bilgilere ulaşmamızı sağladı. Anahtarlar, kilitli olan genleri gerekli olduğu zaman açıyor, açılan kısımda aktifleşen genler ilgili proteinleri sentezliyor ve bu proteinlerin sentezlemesiyle aktifleşen sistem, canlının çevreye uyum sağlamasını kolaylaştırıyordu.

Ayrıca sözde hurda olarak ifade edilen DNA’nın bu kısmının;

Embriyolojik gelişimi de yönlendirdiği, Hücredeki bir genin ne zaman açılıp ne zaman kapanacağını belirlediğini, Özelikle protein kodlamayan mikroRNA’ların hücresel trafiği düzenlediği, Hücre içi yollarda yönlendirici olduğu keşfedildi.174

Bu bilim adamları uzun yıllar boyunca “hurda-gereksiz DNA” olarak adlandırdıkları DNA dizilerinin sözde genom evriminde önemli bir rolü olduğunu iddia ediyorlardı. Hurda DNA’nın canlının sözde geçmiş kazanımlarını içeren tekrarlanan, işe yaramaz genlerden oluştuğunu savunmuşlardı. Ancak bu iddiayı ortadan kaldıran ENCODE sonuçları karşısında, normalde her bilimsel olayı evrime göre yorumlayan birçok bilim adamı garip bir şekilde suskunluğunu korudu. Tüm bunlar göstermektedir ki, DNA gibi olağanüstü kompleks bir yapının tesadüf eseri bir anda var olması imkansızdır. Bunların her biri, Yüce Rabbimiz’in emriyle bir araya gelmiştir. Bir Kuran ayetinde Allah şöyle bildirir:

… İşte bunları (yaratıp düzene koyan) Allah sizin Rabbinizdir; mülk O’nundur. O’ndan başka taptıklarınız ise, ‘bir çekirdeğin incecik zarına’ bile malik olamazlar. (Fatır Suresi, 13)

Canlılık Molekül Yığınlarının Ötesinde Bir Kavramdır

Buraya kadar bahsettiğimiz bütün imkansızlıkları ve mantıksızlıkları bir an için unutalım ve ilk dünya koşulları gibi olabilecek en uygunsuz ortamda bir protein molekülünün tesadüflerle meydana geldiğini varsayalım.

Tek bir proteinin oluşması da yetmeyecek, söz konusu proteinin, bu kontrolsüz ortamda başına hiçbir şey gelmeden kendi gibi tesadüfen oluşacak başka proteinleri beklemesi gerekecekti… Ta ki hücreyi meydana getirecek milyonlarca uygun ve gerekli protein hep “tesadüfen” aynı yerde yanyana oluşana kadar. Önceden oluşanlar o ortamda ultraviyole ışınları gibi şiddetli mekanik etkilere rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla hemen yanıbaşlarında diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemeliydiler. Sonra yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler anlamlı şekillerde bir araya gelerek hücrenin organellerini oluşturmalıydılar. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıydı. Sonra bu organeller son derece planlı, düzenli, uyumlu ve bağlantılı bir biçimde bir araya gelip, bütün gerekli enzimleri de yanlarına alıp bir zarla kaplansalar, bu zarın içi de bunlara ideal ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolsaydı, tüm bu “imkansız ötesi” olaylar gerçekleşseydi bile bu molekül yığını canlanabilir miydi?

Cevap, “Hayır”dır! Çünkü araştırmalar göstermiştir ki, hayatın başlaması için yalnızca canlılarda bulunması gereken maddelerin bir araya gelmiş olması yeterli değildir. Yaşam için gerekli tüm proteinler toplanıp bir deney tüpüne konsa yine de canlı bir hücre elde etmek mümkün olmayacaktır. Bu konuda yapılan tüm deneyler başarısız olmuştur. Bütün deney ve gözlemler ise hayatın ancak hayattan geldiğini göstermiştir. Hayatın cansız maddelerden çıktığı iddiası, bu bölümün en başında da belirttiğimiz gibi, sadece evrimcilerin hayallerinde yer alan, tüm gözlem ve deneylere aykırı bir masaldır.

Bu durumda, yeryüzündeki ilk hayatın da ancak bir Hayat’tan gelmiş olması gerekir. İşte bu, “Hayy” olan (Hayat Sahibi) Allah’ın yaratmasıdır. Hayat ancak O’nun dilemesiyle başlar, sürer ve sona erer. Evrim ise, canlılığın nasıl başladığını açıklamak şöyle dursun, canlılık için gerekli malzemenin nasıl oluştuğunu ve nasıl bir araya geldiğini bile açıklayamamaktadır.

Cardiff Üniversitesi’nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe hayatın tesadüflerle doğduğu hikayesine on yıllar boyunca inandırılmış bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle anlatır:

Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu… Ama şu anda, Allah’a inanmayı gerektiren açıklama karşısında, öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum… Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil.175

İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka İlah yoktur. Her şeyin Yaratıcısı’dır, öyleyse O’na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir. (Enam Suresi, 102)

Termodinamiğin İkinci Kanunu Evrim Teorisini Geçersiz Kılıyor

Fiziğin en temel kanunlarından birisi olan “Termodinamiğin İkinci Kanunu”, evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Canlı, cansız bütün her şey zaman içinde aşınır, bozulur, çürür, parçalanır ve dağılır. Bu, er ya da geç her varlığın karşılaşacağı mutlak sondur ve söz konusu kanuna göre bu kaçınılmaz sürecin geri dönüşü yoktur.

Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir arabayı çöle götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine arabanın lastiklerinin patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Aynı kaçınılmaz süreç, canlı varlıklar için çok daha hızlı işler.

İşte Termodinamiğin İkinci Kanunu bu doğal sürecin, fiziksel denklem ve hesaplamalarla ifade ediliş biçimidir.

Bu ünlü fizik kanunu, “Entropi Kanunu” olarak da adlandırılır. Entropi, fizikte bir sistemin içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli, organize ve planlı bir yapıdan düzensiz, dağınık ve plansız bir hale geçmesi o sistemin entropisini artırır. Bir sistemdeki düzensizlik ne kadar fazlaysa, o sistemin entropisi de o kadar yüksek demektir. Entropi Kanunu, tüm evrenin geri dönüşü olmayan bir şekilde sürekli daha düzensiz, plansız ve dağınık bir yapıya doğru ilerlediğini ortaya koymuştur.

Termodinamiğin İkinci Kanunu ya da diğer adıyla Entropi Kanunu, doğruluğu teorik ve deneysel olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir kanundur. Öyle ki yüzyılımızın en büyük bilim adamı kabul edilen Albert Einstein, bu kanunu “bütün bilimlerin birinci kanunu” olarak tanımlamıştır:

Entropi Kanunu, tarihin bundan sonraki ikinci devresinde, hükmedici düzen şeklinde kendini gösterecektir. Albert Einstein, bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu olduğunu söylemiştir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün evrenin en üstün metafizik kanunu olarak bahseder.1

Evrim teorisi ise, bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu bütünüyle gözardı ederek ortaya atılmış bir iddiadır. Evrim, bu kanunla temelinden çelişen tam tersi bir mekanizma öne sürer. Evrime göre, dağınık, düzensiz, cansız atomlar ve moleküller, zamanla kendi kendilerine tesadüflerle bir araya gelerek düzenli ve planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere, organizasyonlara ve yapılara sahip milyonlarca canlı türünü ortaya çıkarmışlardı. Evrime göre, her aşamada daha planlı, daha düzenli, daha kompleks ve daha organize bir yapıya doğru ilerleyen bu hayali süreç, Entropi Kanunu’nun ortaya koyduğu gerçeklere bütünüyle aykırıdır. Bu nedenle evrim gibi bir sürecin, en başından en sonuna kadar varsayılan hiçbir aşamasının gerçekleşmesi mümkün değildir. Evrimci bilim adamları da bu açık çelişkinin farkındadırlar. J. H. Rush şöyle der:

Evrimin kompleks süreci içinde yaşam, Termodinamiğin İkinci Kanunu’nda belirtilen eğilime belirgin bir çelişki oluşturur.2

Evrimci bilim adamı Roger Lewin de bir başka bilimsel dergi olan Science’daki bir makalesinde evrimin termodinamik açmazını şöyle dile getirmektedir:

Biyologların karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin İkinci Kanunu’yla olan açık çelişkisidir. Sistemler zamanla daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdırlar.3

Bir evrimci olan George Stavropoulos, canlılığın kendiliğinden oluşmasının termodinamik açıdan imkansızlığını ve fotosentez gibi kompleks canlı mekanizmaların kökenini doğa kanunlarıyla açıklamanın mümkün olmadığını, ünlü evrimci yayın American Scientist’te şu ifadelerle kabul etmektedir:

Normal şartlarda, Termodinamiğin İkinci Kanunu doğrultusunda, hiçbir kompleks organik molekül hiçbir zaman kendi kendine oluşamaz, tersine parçalanır. Gerçekte, bir şey ne kadar kompleks olursa o kadar kararsızdır ve kesin olarak eninde sonunda parçalanır, dağılır. Fotosentez, bütün yaşamsal süreçler ve yaşamın kendisi, karmaşık veya kasıtlı olarak karmaşıklaştırılmış açıklamalara rağmen, halen termodinamik ya da bir başka bilim dalı vasıtasıyla anlaşılamamıştır.4

Görüldüğü gibi, evrim teorisi bütünüyle fizik yasalarına aykırı olarak ortaya atılmış bir iddiadır. Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrim senaryosu karşısına bilimsel ve mantıksal açıdan aşılması imkansız bir fiziksel engel oluşturmaktadır. Bu engeli aşacak hiçbir bilimsel ve tutarlı açıklama getiremeyen evrimciler ise bunu ancak hayal güçlerinde aşabilmektedirler. Örneğin, ünlü evrimcilerden Jeremy Rifkin, evrimin, bu fizik kanununu sihirli bir güçle aştığına inandığını belirtmektedir:

Entropi Kanunu, evrimin bu gezegendeki yaşam için mevcut olan tüm enerjiyi dağıtacağını söyler. Bizim evrim anlayışımız ise bunun tam tersidir. Biz evrimin sihirli bir şekilde yeryüzünde daha büyük bir değer ve düzen artışı sağladığına inanıyoruz.5

Bu sözler evrimin tamamen dogmatik bir inanç olduğunu çok iyi ifade etmektedir.

Açık Sistem Çarpıtması

Evrimciler, tüm bu açık gerçekler karşısında, Termodinamiğin İkinci Kanunu’nun yalnızca “kapalı sistemler” için geçerli olduğu, “açık sistemler”in bu kanunun dışında olduğu gibi bir çarpıtmaya başvururlar.

Açık sistem, dışarıdan enerji ve madde giriş-çıkışı olan bir termodinamik sistemdir. Evrimciler de dünyanın bir açık sistem olduğunu, Güneş’ten sürekli bir enerji akışına maruz kaldığını, dolayısıyla Entropi Kanunu’nun Dünya için geçersiz olduğunu, düzensiz, basit, cansız yapılardan düzenli, kompleks canlıların oluşabileceğini öne sürmektedirler.

Oysa burada bir çarpıtma vardır. Çünkü bir sisteme dışarıdan enerji girmesi, o sistemi düzenli hale getirmek için yeterli değildir. Bu enerjiyi kullanılabilir hale getirecek özel mekanizmalar gerekir. Örneğin bir arabanın, benzindeki enerjiyi işe dönüştürmesi için motora, transmisyon sistemlerine ve bunları idare eden kontrol mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Böyle bir enerji dönüştürücü sistem olmasa, arabanın benzindeki enerjiyi kullanabilmesi mümkün olmayacaktır.

Aynı durum canlılık için de geçerlidir. Canlılık enerjisini Güneş’ten almaktadır. Fakat Güneş enerjisi, ancak canlılardaki olağanüstü komplekslikteki enerji dönüşüm sistemleri (örneğin bitkilerdeki fotosentez, insan ve hayvanlardaki sindirim sistemleri) sayesinde kimyasal enerjiye çevrilebilmektedir. Bu enerji dönüşüm sistemleri olmasa hiçbir canlı varlığını devam ettiremez. Güneş’in, enerji dönüşüm sistemi olmayan bir canlı için, yakıcı, eritici ve parçalayıcı bir enerji kaynağı olmaktan başka bir anlamı yoktur.

Görüldüğü gibi herhangi bir enerji dönüştürücü mekanizması olmayan bir sistem, açık da olsa kapalı da olsa, evrim için hiçbir avantaj teşkil etmemektedir. İlkel dünya şartlarında doğada böyle kompleks ve bilinçli mekanizmaların bulunduğunu ise hiç kimse iddia etmemektedir. Zaten evrimciler açısından bu noktadaki problem, bitkilerdeki fotosentez mekanizması gibi modern teknoloji tarafından bile taklit edilemeyen kompleks enerji dönüşüm mekanizmalarının nasıl ortaya çıktığı sorusudur.

İlk dünyaya dışarıdan giren Güneş enerjisinin de bu yüzden hiçbir şekilde düzenlilik meydana getirecek etkisi yoktur. Çünkü sıcaklık ne kadar artarsa artsın amino asitler düzenli dizilimlerde bağ yapmaya karşı direnç gösterirler. Amino asitlerin çok daha kompleks moleküller olan proteinleri ve proteinlerin de kendilerinden daha kompleks ve planlı yapılar olan hücre organellerini oluşturmaları için de yine yalnızca enerji yeterli değildir. Asıl olarak gereken etken, kusursuz bir yaratılıştır.

Termodinamiğin İkinci Kanunu, doğal şartların her zaman için düzensizlik oluşturduğunu gösterir. Evrim teorisi ise, bu kanunla tamamen çelişen bilim dışı bir senaryodur. Doğa kanunları dahi, evrime meydan okumaktadır.

Kaos Kuramı Kaçışı

Termodinamiğin İkinci Kanunu’nun evrimi imkansız kıldığının farkında olan bazı evrimci bilim adamları yakın geçmişte Termodinamiğin İkinci Kanunu ile evrim teorisi arasındaki uçurumu kapatabilmek, evrime bir yol açabilmek amacıyla çeşitli spekülasyonlar üretme gayretine girmişlerdir. Yalnızca bu gayretler dahi evrim teorisinin göz ardı edilemeyen bir açmaz karşısında olduğunu açıkça göstermektedir.

Termodinamiği ve evrimi uzlaştırma umuduyla ortaya atılan iddialarla en fazla adı duyulmuş olan kişi ise Belçikalı bilim adamı Ilya Prigogine’dir.

Prigogine, Kaos Kuramı’ndan hareket ederek kaostan (karmaşadan) düzen oluşabileceğine dair birtakım varsayımlar ortaya atmıştır. Oysa bütün çabalarına rağmen, Prigogine termodinamiği ve evrimi uzlaştırmayı başaramamıştır. Bu durum aşağıdaki ifadelerinde de açıkça görülmektedir:

Yüzyılı aşkın bir süredir aklımıza takılan bir soru var: Termodinamiğin tanımladığı ve sürekli artan bir düzensizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, canlı bir varlığın evriminin nasıl bir anlamı olabilir?6

Moleküler düzeyde ürettiği teorilerin, canlı sistemler için, örneğin bir canlı hücresi için geçerli olmadığını bilen Prigogine bu problemi şöyle ifade etmektedir:

Kaos Teorisi ve… canlıların oldukça düzenli olan hücreleri ele alındığında, bunlardaki biyolojik düzenlilik, teorinin karşısına net bir problem olarak çıkmaktadır.7

İşte Kaos Kuramı ve buna dayalı spekülasyonların vardığı son nokta budur. Evrimi destekleyen, doğrulayan, evrim ile Entropi Kanunu ve diğer fizik yasaları arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıran hiçbir somut sonuç elde edilememiştir.

Bütün bu kaçınılmaz gerçeklere rağmen evrimciler, “canlılar oluşmuşsa, demek ki evrim olmuş” gibi ucuz kaçamaklara sığınmaya çalışırlar. Fakat, açık ve net bilimsel gerçekler, canlıların ve canlılardaki düzenli, planlı ve kompleks yapıların kesinlikle evrimin iddia ettiği gibi tesadüflerle ve doğa şartlarıyla oluşamayacağını göstermektedir. Bu durum da canlıların varlığının ancak doğaüstü bir gücün müdahalesiyle açıklanabileceğini ortaya koyar. Doğaüstü müdahale, bütün evreni yoktan var eden Allah’ın yaratmasıdır. Bilim, her alanda olduğu gibi termodinamik açıdan da evrimin imkansız olduğunu ve canlılığın varoluşunun Yaratılış dışında bir açıklaması olamayacağını gözler önüne sermiştir.

1 Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View, New York: Viking Press, 1980, s. 6.
2 J. H. Rush, The Dawn of Life, New York: Signet, 1962, s. 35.
3 Roger Lewin, “A Downward Slope to Greater Diversity”, Science, Cilt 217, 24 Eylül 1982, s. 1239.
4 George P. Stavropoulos, “The Frontiers and Limits of Science”, American Scientist, Cilt 65, Kasım-Aralık 1977, s. 674.
5 Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View, s. 55.
6 Ilya Prigogine, Isabelle Stengers, Order Out of Chaos, New York: Bantam Books, 1984, s. 129.
7 Prigogine, Isabelle, a.g.e., s. 175