Bölüm 2: Evrim Teorisinin Kısa Tarihi

Evrimci düşüncenin kökeni, yaratılış gerçeğini reddeden dogmatik bir inanç olarak antik çağlara dek uzanır. Eski Yunan’daki ateist felsefecilerin çoğu evrim fikrini savunmuştur. Felsefe tarihine bir göz attığımızda da, evrim düşüncesinin pek çok ateist felsefenin belkemiğini oluşturduğunu görürüz.

Modern bilimin doğması ve gelişmesinde ise, bu antik ateist felsefenin değil, Allah inancının teşvik edici rolü vardır. Modern bilime öncülük edenlerin çok büyük bölümü Allah’ın varlığına inanan insanlardır ve bilimsel çalışmalar yaparken de Allah’ın yarattığı evreni keşfetme, O’nun kanunlarını, yaratışındaki detayları görme amacını taşımışlardır. Leonardo da Vinci, Kopernik, Keppler, Galilei gibi astronomlar, paleontolojinin babası sayılan Cuvier, botaniğin ve zoolojinin öncüsü olan Linnaeus, “yaşamış en büyük bilim adamı” olarak anılan Isaac Newton gibi isimler, Allah’ın varlığına, tüm evrenin ve canlıların O’nun yaratmasıyla var olduğuna inanarak bilim yapmışlardır. 8 20. yüzyılın en büyük dehası sayılan Albert Einstein da yine Allah’a inanan bir bilim adamıdır ve şu sözlerin sahibidir: “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle de ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır.” 9

Modern fiziğin kurucularından ünlü Alman fizikçisi Max Planck ise şöyle demiştir: “Hangi alanda olursa olsun bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: ‘İman et.’ İman, bilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir.”10

Evrim teorisi ise, antik materyalist felsefelerin yeniden uyandırılmasıyla gündeme gelen ve 19. yüzyılda yaygınlaşan materyalist felsefenin ürünüdür. Materyalizm, başta da belirttiğimiz gibi, doğayı yalnızca maddi etkenlerle açıklamaya çalışır. Yaratılışı en baştan reddettiği için de, canlı ve cansız her varlığın, hiçbir yaratılış olmadan, rastlantılarla ortaya çıktığını ve düzen kazandığını öne sürer. Oysa insan aklı, bir düzen gördüğünde mutlaka bir düzenleyici iradenin varlığını kavrayacak şekilde işlemektedir. İnsan aklının bu en temel özelliğine aykırı olan materyalist felsefe, 19. yüzyılın ortasında “evrim teorisi”ni üretmiştir.

Darwin’in Hayal Gücü

Bugünkü savunulduğu şekliyle evrim teorisini ortaya atan kişi, amatör bir İngiliz doğabilimci olan Charles Robert Darwin’dir.

Darwin hiçbir zaman gerçek bir biyoloji eğitimi almamıştı. Doğa ve canlılar konusunda sadece amatör bir ilgiye sahipti. Bu ilgisinin bir sonucu olarak, 1832 yılında İngiltere’den yola çıkan ve beş yıl boyunca dünyanın farklı bölgelerini gezen H.M.S. Beagle adlı resmi keşif gemisinde gönüllü olarak yer aldı. Genç Darwin, bu gezi sırasında gördüğü farklı canlı türlerinden, özellikle de Galapagos Adaları’nda gördüğü farklı ispinoz türlerinden çok etkilenmişti. Bu kuşların gagalarındaki farkların, çevreye uyum sağlamalarından kaynaklandığını düşündü. Bu düşünceden hareketle canlılardaki bütün çeşitliliğin kökeninde “çevreye uyum” kavramının olduğunu varsaydı. Darwin bu düşüncesi ile, Allah’ın canlı türlerini ayrı ayrı yarattığı gerçeğine karşı çıkmış ve canlıların ortak bir atadan gelerek doğa şartları sonucunda birbirlerinden farklılaştıklarını öne sürmüştü.

Darwin’in bu varsayımı hiçbir bilimsel bulgu ya da deneye dayanmıyordu. Ancak Darwin, dönemin bilinen materyalist biyologlarından aldığı destek ve teşviklerle, bu varsayımlarını zamanla iddialı bir teori haline getirdi. Bu teoriye göre canlılar tek bir ilkel atadan geliyorlardı ama çok uzun bir süreç içinde küçük küçük değişimlere uğramışlardı ve böylece farklılaşmışlardı. Darwin, ortama en iyi şekilde uyum sağlayanların özelliklerini gelecek nesillere aktardığını, böylece bu yararlı değişimlerin zamanla birikerek bireyi, atalarından tamamen farklı bir canlıya dönüştürdüğünü öne sürmüştü. (Bu “yararlı değişimler”in kökeninin ne olduğu ve nasıl gerçekleştikleri ise meçhuldü.) Darwin’e göre insan da, bu hayali mekanizmanın en gelişmiş ürünüydü.

Darwin’in gençlik hali ve Galapagos Adaları’na yolculuk yaptığı Beagle gemisinin temsili resmi

Darwin hayal gücünde canlandırdığı bu mekanizmaya “doğal seleksiyonla evrim” adını verdi. Artık, “türlerin kökeni”ni bulduğunu düşünüyordu: Bir türün kökeni başka bir türdü. Bu fikirlerini 1859 yılında Türlerin Kökeni adlı kitabında açıkladı.

Ancak Darwin, teorisinin pek çok açmazla karşı karşıya olduğunun farkındaydı. Bunları kitabının “Teorinin Zorlukları” (Difficulties on Theory) adlı bölümünde itiraf ediyordu. Bu “zorlukların” başında, fosil kayıtları, canlılardaki tesadüfle açıklanması mümkün olmayan kompleks organlar (örneğin göz), canlıların içgüdüleri gibi konular geliyordu. Darwin bu zorlukların ileride yapılacak yeni keşiflerle çözüleceğini ummuş, bazılarına da çok yetersiz açıklamalar getirmişti. İngiliz fizikçi Henry S. Lipson, Darwin’in bu “zorlukları” hakkında şu yorumu yapar:

Türlerin Kökeni’ni ilk okuduğumda Darwin’in genelde sunulan tablonun aksine, kendisinden pek de emin olmadığını fark etmiştim. “Teorinin Zorlukları” başlıklı bölüm, örneğin, çok belirgin bir güvensizlik yansıtmaktadır. Bir fizikçi olarak, gözün nasıl ortaya çıkmış olabileceği yönündeki yorumları karşısında şaşkınlığa düştüm.11

Darwin’in en büyük zorluğu ise, teorisinin sorunlarına çözüm getirmesini umduğu bilimin, gerçekte bu sorunları dev boyutlara taşıması olacaktı.

Fransız doğa bilimci Lamarck, “kazanılmış özelliklerin aktarılması” iddiasını ortaya atarak Darwin’e zemin hazırladı. Oysa genetik kanunlarına göre kazanılan özelliklerin başka bir nesle aktarılması imkansızdı.

Darwin teorisini geliştirirken, kendisinden önceki pek çok evrimci biyologtan, özellikle de Fransız biyolog Lamarck’tan etkilenmişti.12 Lamarck’a göre canlılar yaşamları sırasında kazandıkları özellikleri sonraki nesle aktarıyorlar, böylece evrimleşiyorlardı. Örneğin Lamarck, zürafaların ceylan benzeri hayvanlardan türediklerini, yüksek ağaçların yapraklarını yemek için çabalarken nesilden nesile boyunlarının uzadığını iddia etmişti. Darwin de canlıları evrimleştiren etken olarak, Lamarck’ın “kazanılmış özelliklerin aktarılması” tezine başvurdu.

Oysa gerek Lamarck gerekse Darwin yanılıyorlardı. Çünkü o dönemde canlılık çok ilkel bir teknoloji ile, çok yetersiz bir düzeyde incelenebiliyordu. Genetik, moleküler biyoloji ve biyokimya gibi bilim dallarının henüz adları bile yoktu. Teorileri sadece hayal gücüne dayanıyordu.

Mendel’in keşfettiği genetik kanunları, evrim teorisi açısından bir zorluktu. Evrimciler tarafından içi su dolu baloncuk olduğu sanılan hücrenin olağanüstü kompleks yapısını anlamaya doğru ilk adımlar atılmış oldu.

Darwin’in kitabının yol açtığı yankılar sürerken Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel 1865 yılında kalıtım kanunlarını keşfetti. Mendel’in yüzyılın sonuna kadar pek duyulmayan keşifleri 1900’lü yılların başında genetik biliminin ortaya çıkmasıyla önem kazandı. Yine aynı yıllarda genler ve kromozomların yapısı keşfedildi. 1950’li yıllarda genetik bilgiyi saklayan DNA molekülünün keşfi ise teoriyi büyük bir krize soktu. Çünkü hem canlılığın Darwin’in sandığından çok daha kompleks olduğu, hem de Darwin’in öne sürdüğü evrim mekanizmalarının geçersizliği ortaya çıkmıştı.

Bütün bu gelişmelerin, Darwin’in teorisini tarihin tozlu raflarına kaldırması gerekirdi. Ancak belli çevreler ısrarla teoriyi yenilemeye ve her ne şekilde olursa olsun bilimsel platforma yerleştirmeye çalıştılar. Bütün bu çabalar, teorinin ardında bilimsel kaygılardan çok ideolojik birtakım hedeflerin olduğunu göstermesi açısından oldukça anlamlıydı.

Darwin Zamanındaki İlkel Bilim ve Teknoloji

Darwin’in, varsayımlarını öne sürdüğü dönemde genetik, biyokimya, biyomatematik gibi bilim dallarının henüz hiçbiri ortada yoktu. Sözünü ettiğimiz bilimler eğer Darwin’in bu tezinden daha önce keşfedilmiş olsaydı, Darwin, teorisinin tamamen bilim dışı olduğunu görecek ve böyle anlamsız bir iddiaya kalkışmayacaktı. Zira türleri belirleyen bilgiler genlerde mevcuttu ve doğal şartların genlerde değişiklikler meydana getirerek yeni türler üretmesi mümkün değildi.

Yine o dönemde bilim dünyası, hücrenin yapısı ve fonksiyonları hakkında son derece ilkel bir anlayışa sahipti. Eğer Darwin elektron mikroskobuna sahip olsaydı, hücredeki ve hücrenin organellerindeki akıl almaz kompleksliğe bizzat şahit olacaktı. Bu denli kompleks bir sistemin küçük rastlantısal değişimlerle meydana gelemeyeceğini kendi gözleriyle görecekti. Eğer biyomatematikten haberi olsaydı, değil hücrenin, tek bir protein molekülünün bile rastlantılarla oluşamayacağını anlayacaktı.

Hücrenin yapısının incelenmesi ancak elektron mikroskobunun keşfedilmesiyle mümkün olabildi. Darwin zamanında ise sağda görülen ilkel mikroskoplarla hücrenin ancak dış görüntüsüne ulaşılabilmişti.

Neo-Darwinizm’in Umutsuz Çabaları

Darwin’in teorisi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde keşfedilen genetik kanunları karşısında tam anlamıyla bir açmaza girmişti. Bunun üzerine Darwin’e sadakat göstermekte kararlı olan bir grup bilim adamı, 1941 yılında Amerikan Jeoloji Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda bir araya geldiler. G. Ledyard Stebbins ve Theodosius Dobzhansky gibi genetikçilerin, Ernst Mayr ve Julian Huxley gibi zoologların, George Gaylord Simpson ve Glen L. Jepsen gibi paleontologların uzun tartışmalar sonucunda vardıkları sonuç, Darwinizm’e yeni bir “yama” yapmak oldu.

Bu kişiler, Darwin’in iddia ettiği ama açıklayamadığı ve Lamarck’a dayanarak çözmeye çalıştığı “canlıları sözde geliştiren ve değiştiren yararlı değişikliklerin kaynağı nedir?” sorusuna, “rastgele mutasyonlar” cevabını verdiler. Darwin’in doğal seleksiyon tezine mutasyon kavramının eklenmesiyle ortaya çıkan bu yeni teoriye de “Modern Sentetik Evrim Teorisi” adını koydular. Kısa sürede bu yeni teori “neo-Darwinizm” olarak bilindi ve teoriyi ortaya atanlar da “neo-Darwinistler” olarak anılmaya başlandı.

Bundan sonraki onyıllar, neo-Darwinizm’i ispatlamak için yapılan umutsuz girişimlere sahne oldu. Mutasyonların, yani bir canlının genlerinde dış etkenler sonucunda meydana gelen kopma, yer değiştirme ve bozulmaların, her zaman için hasara yol açtığı biliniyordu. Ancak yine de neo-Darwinistler binlerce deney yaparak “faydalı mutasyon” örneği oluşturmaya çalıştılar. Tüm bu çabalar hep fiyasko ile sonuçlandı.

Neo-Darwinistler, öte yandan da, ilk canlı organizmaların, teorinin iddia ettiği gibi ilkel dünya koşullarında tesadüfen ortaya çıkmış olabileceğini ispatlamaya çalıştılar. Ancak aynı fiyasko bu alanda da yaşandı. Canlılığın tesadüfen ortaya çıkışını ispatlamayı hedefleyen deneylerin hepsi başarısız oldu. Bilimsel bulgu ve deneyler, canlılığın yapıtaşı olan proteinlerden tek bir tanesinin bile tesadüflerle oluşamayacağını ortaya koydu. En küçük canlı birimi olan hücre ise -evrimcilerin iddia ettiği gibi- ilkel ve kontrolsüz dünya koşullarında rastlantılar sonucu oluşmak şöyle dursun, 21. yüzyılın en ileri teknolojilerine sahip laboratuvarlarında bile sentezlenemedi.

Genetik biliminin keşfinin ardından evrim teorisini canlı tutmak için ortaya atılan Neo-Darwinizm ve teorisyenleri: Ernst Mayr, Theodosius Dobzhansky, Julian Huxley

Neo-Darwinist teori, bir yandan da fosil kayıtları tarafından hezimete uğradı. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında, neo-Darwinist teorinin öne sürdüğü gibi, canlıların ilkel türlerden gelişmiş türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken “ara geçiş formları”na dünyanın hiçbir yerinde rastlanamadı. Yürütülen karşılaştırmalı anatomi çalışmaları ise, birbirlerinden evrimleştikleri varsayılan canlıların çok farklı anatomik özelliklere sahip olduklarını ve asla birbirlerinin atası ya da devamı olamayacaklarını gösterdi.

Ama neo-Darwinizm bilimsel bir teori değil, ideolojik bir dogma, hatta bir tür “batıl din”di. Öyle ki neo-Darwinist teorinin en önde gelen kurucularından biri olan Julian Huxley, 1958’de yayınladığı Religion Without Revelation (Vahiysiz Din) adlı kitabında bunu açıkça ifade etmişti. Huxley, evrimin neden bir din olduğunu bir başka yazısında da şöyle açıklıyordu:

Bir din, temelinde dünyanın geneline yönelik ve hepsini kapsayan bir bakış açısıdır. Dolayısıyla evrim, bir zamanlar Tanrı’ya inancın üstlendiği fonksiyonu yerine getirebilir, yani insanoğlunun inanç ve umutlarını koordine eden güçlü bir prensip olabilir.13

Benzer bir görüş, kendisini “kararlı bir evrimci” olarak tanımlayan Kanadalı düşünür Michael Ruse tarafından 1993 yılında düzenlenen bir konferansta şöyle açıklanmaktadır: “Hiç kuşku yoktur ki geçmişte ve halen günümüzde de, bir çok evrimci evrimi, dinsiz bir dine özgü unsurlara sahip bir fikir olarak benimsemiştir… Bana öyle geliyor ki bilimsel bir teori olarak evrim, temeline inildiğinde, kendini bir anlamda naturalizmin hizmetine sunmuştur…” 14

İşte bu nedenle, evrim teorisinin savunucuları bütün aleyhte delillere rağmen teoriyi savunmaya hala devam etmektedirler. Onlara göre evrim, kendisinden asla vazgeçilemeyecek bir inançtır. Aralarındaki fikir ayrılıklarının tek nedeni, evrimin nasıl gerçekleştiği yönündeki farklı modellerdir. Bu farklı modellerin en önemli örneği ise, “sıçramalı evrim” olarak bilinen fantastik senaryodur.

Sıçramalı Evrim Senaryosu

Neo-Darwinist model bugün dünyada hala “evrim” dendiğinde ilk anlaşılan teoridir. Ancak son birkaç on yıl içinde, farklı bir zorlama model daha doğmuştur: “Kesintiye uğratılmış denge” (punctuated equilibrium) ya da bir diğer adıyla “sıçramalı evrim” hikayesi.

Bu model 1970’lerin başında, Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould adlı iki Amerikalı paleontolog tarafından yüksek sesle savunulmaya başlandı. Bu iki evrimci bilim adamı, neo-Darwinist teorinin iddialarının fosil kayıtları tarafından kesin biçimde yalanlandığının farkındaydılar. Fosiller, canlıların yeryüzünde kademeli evrimle ortaya çıkmadıklarını, aniden ve eksiksiz biçimde belirdiklerini ispatlıyorlardı.

Eldredge ve Gould aranan fosillerin bir gün bulunacağı ümidinin yersiz olduğunun farkındaydılar. Bu durum karşısında, evrim dogmasından vazgeçmek yerine, akıl almaz bir iddia ortaya attılar: Sıçramalı evrim, yani evrimin kademeli küçük değişikliklerle değil, ani ve büyük değişikliklerle oluştuğu iddiası.

Ernst Mayr, neo darwinizm Theodosius Dobzhansky, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm
Ernst Mayr, neo darwinizm Theodosius Dobzhansky, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm
Ernst Mayr, neo darwinizm Theodosius Dobzhansky, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm Julian Huxley, neo darwinizm

Bugün başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde on binlerce bilim adamı evrim teorisini reddetmektedir. Evrimin çöküşünü ilan eden delilleri sürekli olarak sunmamız ve bu konudaki kararlılığımız bilim adamlarına cesaret vermiş, dünyanın çeşitli yerlerinde, teorinin geçersizliğini ortaya koyan çok sayıda bilimsel kitap yayınlanmıştır.

Bu model aslında bir fantaziler modeliydi. Örneğin Eldredge ve Gould’a öncülük eden Avrupalı paleontolog O. H. Schindewolf, “sıçramalı evrim”e bir örnek verirken, tarihteki ilk kuşun, bir “grossmutasyon”la, yani genetik yapıda tesadüfen meydana gelen dev bir değişiklikle, bir sürüngen yumurtasından çıktığını iddia etmişti.15 Aynı teoriye göre, bazı kara hayvanları, geçirdikleri ani ve kapsamlı bir değişiklikle birdenbire dev balinalara dönüşmüş olabilirlerdi. Bilinen tüm genetik, biyofizik ve biyokimya kurallarına aykırı olan bu iddialar, ancak kurbağaların prenslere dönüştüğünü anlatan çocuk masalları kadar bilimseldi. Ama neo-Darwinist iddianın içine girdiği kriz karşısında sıkıntıya düşen bazı evrimci paleontologlar, bundan kaçmak için neo-Darwinizm’den daha da saçma olan bu teoriye sarıldılar. Bu modelin tek hedefi, başta belirttiğimiz gibi, neo-Darwinist modelin açıklayamadığı fosil boşluklarını açıklamaktır. Ancak şu kesin bir gerçektir ki, fosil boşluklarını “kuşların sürüngen yumurtalarından aniden çıktıklarını” öne sürerek ya da benzeri iddialarla açıklamaya kalkmak tam anlamıyla akıl dışıdır. Çünkü bir türün bir başka türe sözde evrimleşmesi için, türün genetik bilgisinde çok büyük oranda ve faydalı bir değişiklik gerekir. Oysa hiçbir mutasyon genetik bilgiyi geliştirmez, ona yeni bir bilgi eklemez. Mutasyonlar sadece genetik bilginin eksilmesine ve bozulmasına yol açarlar. Sıçramalı evrim savunucularının hayal ettikleri “dev mutasyonlar” ise, genetik bilgide dev azalma ve bozukluklar oluştururlar.

Evrimciler, kuşların evrimi masalına bir türlü sahte bir senaryo uyduramadıklarından, kuşların sürüngen yumurtalarından aniden çıktıkları iddiasını ortaya atacak kadar zavallı konuma düşmüşlerdir.

Kaldı ki, “sıçramalı evrim” modeli de, neo-Darwinist modeli de ilk aşamada çökerten, “ilk canlılığın nasıl oluştuğu” sorusudur. Evrimciler, tek bir proteinin nasıl meydana geldiğini DAHİ açıklayamamışlardır.

İlerleyen bölümlerde, sıçramalı evrim ve neo-Darwinizm iddialarının hayali mekanizmaları incelenecek, sonra da fosil kayıtları ele alınacaktır. Daha sonra ise hem neo-Darwinist modeli hem de “sıçramalı evrim” gibi diğer modelleri geçersiz kılan bir konuyu, “ilk canlılığın nasıl oluştuğu?” sorusu ele alınacaktır.

Baştan belirtmekte yarar olabilir: Her aşamada karşılaşacağımız gerçek, evrim senaryosunun gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan bir masal ve büyük bir aldatmaca olduğudur. 160 yıldır dünyayı aldatmak için kullanılan bu senaryonun savunulması ise, özellikle son bilimsel bulgular karşısında, imkansızdır.

Yeryüzündeki kusursuzluk ve muhteşem estetik, Yüce Rabbimiz’in eseridir.

Darwin’in Irkçılığı ve Türk Düşmanlığı

Charles Darwin’in önemli fakat az bilinen bir özelliği, Avrupalı beyaz ırkları diğer insan ırklarına göre çok daha “ileri” sayan bir ırkçı olmasıdır. Darwin, insanların maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini öne sürerken, bazı ırkların çok daha fazla geliştiğini, bazılarının ise hala maymunsu özellikler taşıdığını iddia etmiştir. Türlerin Kökeni’nden (The Origin of Species) sonra yayınladığı İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) adlı kitabında, “insan ırkları arası eşitsizliğin apaçıklığı” gibi yorumlar yapmıştır.1 Darwin, söz konusu kitabında zenciler ve Avustralya yerlileri gibi ırkları gorillerle aynı statüye sokmuş, sonra da bunların sözde “medeni ırklar” tarafından zamanla yok edilecekleri hezeyanında bulunarak şöyle demiştir:

Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır.2

Darwin’in bu saçma fikirleri yalnızca teoride kalmamıştır. Darwinizm, ortaya atıldığı tarihten itibaren ırkçılığın en önemli sözde bilimsel dayanağı olmuştur. Canlıların bir yaşam mücadelesi içinde evrimleştiklerini varsayan Darwinizm toplumlara uygulanmış ve ortaya “Sosyal Darwinizm” olarak bilinen akım çıkmıştır.

Sosyal Darwinizm, insan ırklarının, evrimin çeşitli basamaklarında yer aldıklarını, Avrupalı ırkların “en ileri” ırklar olduğunu savunmuş, diğer pek çok ırkın ise hala “maymunsu” özellikler taşıdığını iddia etmiştir.

Darwin kendince “aşağı ırklar” olarak gördüğü milletlerin arasında, Yüce Türk Milleti’ni de saymıştır! (Necip Milletimizi tenzih ederiz) Evrim teorisinin kurucusu, W. Graham’a yazdığı 3 Temmuz 1881 tarihli mektubunda, bu ırkçı düşüncesini şöyle ifade etmiştir:

Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde TÜRK BARBARLIĞINA karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, BU TÜR AŞAĞI IRKLARIN çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum.3

Görüldüğü gibi Charles Darwin, Büyük Önder Atatürk’ün “Türk Milleti’nin karakteri yüksektir, Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir” ve “Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu” şeklindeki sözleriyle övdüğü necip Türk Milleti için yakışıksız ifadelerde bulunmaktadır. Öncelikle Milletimiz bu ithamlardan münezzehtir. Ayrıca bir millet, ırkına göre değil, ancak kültür ve ahlak derecesiyle yükselebilir, üstünlük elde edebilir. Büyük Türk Milleti ise çok köklü bir kültüre ve üstün bir ahlaka sahip olan, bu özellikleriyle tarihe yön vermiş şerefli bir millettir. Tarihteki sekiz büyük dünya devletinden üçünün sahibi olan Türk Milleti’nin kurduğu medeniyetler, Türk’ün yüksek kültür, akıl, ahlak ve inancıyla meydana getirdiği eserlerdir.

Darwin ise, “aşağı ırk” gibi saldırgan ifadelerle gerçekte o dönemdeki Avrupalı emperyalist devletlerin Türk düşmanlığını ortaya koymuştur. Türklerin hakimiyet ve gücünü elimine etmeye (yok etmeye) çabalayan bu güçler, aradıkları sahte fikri temeli Darwinizm’de bulmuşlardır. Bu güçler, Türk’ün Kurtuluş Savaşı’nda, bu çirkin düşüncelerini uygulamaya çalışmışlar ancak Türk Milleti’nin azmi, aklı, cesareti ve kararlılığı sayesinde büyük bir hüsrana uğramışlardır. Bir ırkçı ve Türk düşmanı olan Darwin’in bilim karşısında geçersiz olan teorisini bugün Türkiye’de savunanlar ise belki de farkında olmadan aynı ırkçı ve siyasi hedeflere hizmet etmektedirler.

Dipnotlar1

1. Benjamin Farrington, What Darwin Really Said, London: Sphere Books, 1971, s. 54-56
2. Charles Darwin, The Descent of Man, 2. baskı, New York: A L. Burt Co., 1874, s. 178
3. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt 1. New York: D. Appleton and Company, 1888, s. 285-286

Yeryüzündeki kusursuzluk ve muhteşem estetik, Yüce Rabbimiz’in eseridir.