Bölüm 3: Evrimin Hayali Mekanizmaları

Bugün evrim teorisi olarak tanımladığımız neo-Darwinist model, canlıların iki temel mekanizma sayesinde evrimleştiklerini öne sürer: “Doğal seleksiyon” ve “mutasyon”. Teorinin temel iddiası şöyledir: “Doğal seleksiyon ve mutasyon birbirlerini tamamlayan iki mekanizmadır. Evrimsel değişikliklerin kaynağı, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele mutasyonlardır. Mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir, böylece canlılar evrimleşirler.”

Bilimsel bir izah edasıyla anlatılan bu sözde hikayeyi biraz incelediğimizde, aslında ortada hiçbir evrim mekanizmasının olmadığını görürüz. Çünkü ne doğal seleksiyon ne de mutasyonlar, türlerin evrimleştikleri ve birbirlerine dönüştükleri iddiasına en ufak bir katkıda bulunmamaktadırlar.

Doğal Seleksiyon

Doğal seleksiyon, Darwin’den önceki biyologlar tarafından da bilinen ve “türlerin bozulmadan sabit kalmalarını sağlayan bir mekanizma” olarak tanımlanan bir doğal süreçtir. Ancak ilk kez Darwin bu sürecin evrimleştirici bir gücü olduğu iddiasını ortaya atmış, tüm teorisini de bu iddiaya dayandırmıştır. Kitabına verdiği isim, doğal seleksiyonun Darwin’in teorisinin temeli olduğunu gösterir: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla

Oysa Darwin’den bu yana, doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Bilinen bir evrimci olan İngiltere Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:

Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur. 16

Doğal seleksiyon, bulundukları coğrafi konumun doğal şartlarına uygun yapıda olan canlıların hayatlarını ve nesillerini sürdüreceklerini, uygun yapıda olmayanların ise yok olacaklarını öngörür. Örneğin yırtıcı hayvanların tehdidi altında olan bir geyik sürüsü içinde, doğal olarak hızlı kaçabilen geyikler hayatta kalacaktır. Ama bu süreç, ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikleri bir başka canlı türüne dönüştürmez. Geyikler hep geyik olarak kalırlar.

Nitekim evrimcilerin “doğal seleksiyonun gözlemlenmiş örneği” gibi göstermeye çalıştıkları nadir birkaç olaya baktığımızda, bunların basit birer göz boyama olduklarını kolaylıkla görebiliriz.

Endüstri Devrimi Kelebekleri

Douglas Futuyma’nın 1986 yılında yayınladığı Evrim Biyolojisi isimli kitabı, doğal seleksiyon teorisini en açık biçimde anlatan kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Futuyma’nın bu konuda verdiği örneklerin en ünlüsü, Endüstri Devrimi sırasında İngiltere’de bulunan kelebek popülasyonunun renklerinin koyulaşmasıdır. Sadece Futuyma’nın kitabında değil, evrim teorisi lehinde yazılmış hemen her biyoloji kitabında söz konusu Endüstri Devrimi kelebekleri hikayesini bulmak mümkündür.

Hikaye, İngiliz fizikçi ve biyolog Bernard Kettlewell tarafından 1950’li yıllarda gerçekleştirilen bir seri deneye dayanmaktadır ve özeti şudur: İngiltere’de Endüstri Devrimi’nin başladığı sıralarda, Manchester yöresindeki ağaçların kabukları açık renklidir. Bu nedenle bu ağaçların üzerlerine konan koyu renkli (melanic) güve kelebekleri, bunlarla beslenen kuşlar tarafından kolayca fark edilirler ve dolayısıyla yaşama ihtimalleri çok azalır. Fakat elli yıl sonra endüstri kirliliğinin sonucunda ağaçların üzerindeki açık renkli likenlerin (bir tür yosun) ölmesiyle kabukları koyulaşır ve buna bağlı olarak bu kez açık renkli güveler kuşlar tarafından sık olarak avlanmaya başlarlar. Sonuçta açık renkli kelebekler sayıca azalırken, koyu renkliler fark edilmedikleri için çoğalırlar. Evrimciler ise, bu sürecin “teorilerinin büyük bir delili olduğu ve açık renkli kelebeklerin zamanla koyu renkli kelebeklere dönüşüp evrimleştikleri” gibi bir göz boyamaya başvururlar.

Oysa bu örneğin -doğruluğu varsayılsa bile- bu durum evrim teorisi lehinde bir delil değildir. Çünkü yaşanan doğal seleksiyon, daha önce doğada var olmayan bir türü ortaya çıkarmış değildir. Endüstri Devrimi öncesinde de kelebek popülasyonu içinde siyah bireyler zaten vardır. Sadece, var olan kelebek türlerinin sayıları değişmiştir. Kelebekler “tür değişimi”ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmemişlerdir. Oysa bir kelebeğin başka bir canlı türüne, örneğin bir kuşa dönüşebilmesi için kelebeğin genlerinde sayısız değişiklik, ekleme ve çıkarmalar yapılması, bir başka deyişle, kuşun fiziksel özelliklerine ait bilgileri içeren apayrı bir genetik program yüklenmesi gerekir.

Endüstri Devrimi kelebekleri ile ilgili evrimci hikayeye verilecek genel cevap budur. Ancak konunun daha ilginç bir yanı vardır: Hikayenin sadece yorumu değil, kendisi de yanlıştır. Moleküler biyolog Jonathan Wells’in Icons of Evolution adlı kitabında açıkladığı gibi, hemen her evrim yanlısı biyoloji kitabında yer alan ve bu nedenle bir “ikona” (kutsal kabul edilen sembol) haline gelmiş olan Endüstri Devrimi kelebekleri hikayesi, gerçekleri yansıtmamaktadır. Wells, hikayenin “deneysel kanıtı” olarak bilinen Bernard Kettlewell’in çalışmasının, aslında bir bilimsel skandal niteliğinde olduğunu anlatmaktadır. Bu skandalın bazı temel unsurları şöyle sıralanabilir:

İngiltere’deki Endüstri Devrimi kelebekleri örneği, doğal seleksiyonla evrimleşme hikayesinin en önemli delili olarak gösterilmiş, hatta bu konuda sahte fotoğraflara başvurulmuştur. Oysa ortada hiçbir şekilde evrimleşme yoktur; yeni bir kelebek türü ortaya çıkmamıştır.

1. Endüstri Devrimi öncesinde ağaçlar üzerinde dikkat çekmeyen açık renkli kelebekler
2. Endüstri Devrimi sonrasında açık renkli kelebekler dikkat çekici hale gelmiştir.

◉ Kettlewell’in deneylerinden daha sonra yapılan birçok araştırma, söz konusu kelebeklerin sadece bir tipinin ağaç gövdesine konduğunu, diğer tüm tiplerin, yatay dalların alt kısımlarını tercih ettiğini ortaya koydu. 1980’li yıllardan itibaren, kelebeklerin ağaç gövdelerine çok çok nadir olarak konduğu herkesçe kabul gördü. Bu konuda 25 yıllık bir çalışma yapan Cyril Clarke ve Rory Howlett, Michael Majerus, Tony Liebert, Paul Brakefield gibi birçok bilim adamı, “Kettlewell’in deneyinde kelebeklerin doğal davranışları dışında davranmaya zorlandıklarını, deney sonuçlarının bu yüzden bilimsel kabul edilemeyeceğini” bildirdiler.

◉ Kettlewell’in deneyini inceleyen araştırmacılar daha da çarpıcı bir sonuçla karşılaştılar: İngiltere’nin kirliliğe uğramamış bölgelerinde açık renkli kelebeklerin daha fazla olması beklenirken, koyuların oranı açık renklilerden dört kat fazlaydı. Yani Kettlewell’in iddia ettiği ve hemen her evrimci kaynakta tekrarlandığı gibi, kelebek nüfusundaki oranla, ağaç kabukları arasında bir ilişki (correlation) yoktu.

◉ İşin aslı araştırıldıkça, skandalın boyutları büyüdü: Kettlewell tarafından fotoğrafları çekilen “ağaç kabuğu üzerindeki güve kelebekleri”, aslında ölü kelebeklerdi. Kettlewell bu ölü canlıları iğne ve tutkal ile ağaca tutturmuş ve öyle görüntülemişti.Gerçekte kelebekler ağaç gövdesine değil dalların alt kısmına kondukları için, böyle bir resim elde etme ihtimali pek yoktu. 17

Bu gerçekler 90’lı yılların sonlarında bilim dünyası tarafından öğrenilebildi. Onyıllardır “evrime giriş” derslerinin en büyük malzemesi olan Endüstri Kelebekleri efsanesinin bu şekilde çökmesi, evrimciler arasında düş kırıklığı yarattı. Bu evrimcilerden biri olan Jerry Coyne şöyle diyordu:

Gerçeği (benekli kelebekler sahtekarlığını) öğrendiğimde verdiğim tepki, 6 yaşımdayken, Noel hediyelerimi Noel Baba’nın değil de babamın getirdiğini öğrendiğimde yaşadığım çaresizlik duygusu oldu.18

Böylece “doğal seleksiyonun en ünlü örneği” de, bir bilim skandalı olarak tarihe geçmiş oldu.

Böyle olması da kaçınılmazdır; çünkü doğal seleksiyon, evrimcilerin iddiasının aksine, bir “evrim mekanizması” değildir. Bir canlıya herhangi bir organik yapı ekleyip, ondan bir yapı eksiltme, bir türü başka bir türe dönüştürme gibi özelliklere sahip değildir.

Doğal Seleksiyon Neden Kompleksliği Açıklayamıyor?

Doğal seleksiyonun evrim teorisine kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Çünkü bu mekanizma, hiçbir zaman bir türün genetik bilgisini zenginleştirip geliştirmez.Hiçbir zaman bir türü bir başka türe çevirmez; yani deniz yıldızını balığa, balıkları kurbağaya, kurbağaları timsaha, timsahları da kuşa dönüştüremez. Sıçramalı evrimin en büyük savunucusu olan Gould, doğal seleksiyonun bu açmazını şöyle dile getirmiştir:

Darwinizm’in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: “Doğal seleksiyon evrimsel değişimin yaratıcı gücüdür.” Kimse doğal seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü inkar etmez. Ancak Darwinci teori, “uygun olanı yaratması”nı da istemektedir.19

Doğal seleksiyon konusunda evrimcilerin kullandıkları yanıltıcı üsluplardan biri, bu mekanizmayı bilinç sahibi gibi göstermeye çalışmalarıdır. Oysa doğal seleksiyonun bir bilinci yoktur. Bu mekanizma, canlılar için neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt edecek bir akla sahip değildir. Bu nedenle doğal seleksiyon yoluyla kompleks yapıya sahip sistemler ve organlar asla açıklanamaz. Söz konusu sistem ve organlar, iç içe geçmiş pek çok parçanın bir arada çalışmasıyla oluşur ve bu parçaların birisi bile olmasa ya da kusurlu olsa hiçbir işe yaramazlar. Bu tür sistemler, “indirgenemez komplekslik” olarak tanımlanan özelliğe sahiptirler. Örneğin insan gözü daha basite indirgenemez, çünkü tüm detaylarıyla birlikte var olmadığı sürece işlev görmez.

Evrimcilerin doğal seleksiyon iddiası kısa süre içinde çöküşe uğramıştır. Hızlı koşan bir geyik, av olmaktan kurtulabilir; ama bu, onu bir başka canlıya kuşkusuz ki dönüştürmez.

Bu tür bir sistemi meydana getiren bilincin, geleceği önceden hesaplayarak, sadece en son aşamada elde edilecek olan faydayı amaçlaması gerekir. Doğal seleksiyon ise bilinç ve irade sahibi bir mekanizma olmadığı için, böyle bir şey yapamaz. Bu gerçek, “eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır” diyen Darwin’in endişe ettiği gibi, evrim teorisini en temelinden yıkmaktadır. 20

Doğal seleksiyon vasıtasıyla sadece bir canlı türü içindeki sakat, zayıf ya da çevre şartlarına uymayan bireyler ayıklanır. Yeni canlı türleri, yeni genetik bilgi ya da yeni organlar meydana getirilemez. Yani, doğal seleksiyon yoluyla canlılar evrimleşemez. Darwin de bu gerçeği “faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz” diyerek kabul etmiştir.21 Bu nedenle neo-Darwinizm, doğal seleksiyonun yanına “faydalı değişiklik sebebi” olarak mutasyonları koymak zorunda kalmıştır. Oysa mutasyonlar, sadece ve sadece “zararlı değişiklik ve ölüm sebebi”dirler.

Doğal seleksiyonun evrim teorisine kazandırdığı herhangi bir şey yoktur. Çünkü bu mekanizma, hiçbir zaman bir türün genetik bilgisini zenginleştirip geliştirmez. Hiçbir zaman bir türü bir başka türe dönüştürmez. Doğal seleksiyon, evrimciler için daima bir spekülasyon malzemesi olarak kullanılmıştır; hala da bu köhne iddiayı savunanlar vardır.

Tarihte hiçbir zaman bir dinozor kanatlanarak kuşa dönüşmemiştir. Bilimsel olarak imkansız bu teori, evrimcilerin hezeyanlarından biridir.

Mutasyonlar

Herhangi bir mutasyon gerçekleştiğinde genetik bilgiyi oluşturan kodlar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA’nın farklı yerlerine taşınırlar. Bu, genetik materyalin tümüyle veya bölgesel olarak bozulmaya uğraması anlamına gelir. Mutasyonlar, organizmaları %99 oranında tahrip edicidir. Geri kalan %1’lik oran ise, mutasyonun zaman içinde ortaya çıkan zararlı etkilerini tanımlar. Yani mutasyonlar %100 oranında zararlı dış etkilerdir.

Mutasyonlar, canlı hücrelerinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar DNA’yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder, yerlerini değiştirir ya da dizilime zarar verici nükleotid eklemeleri yapabilirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar.

Dolayısıyla evrimcilerin arkasına sığındıkları mutasyon, hiç de sanıldığı gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götüren tılsımlı bir değnek değildir. Mutasyonların net etkisi zararlıdır. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil’deki insanların maruz kaldığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hastalar…

Bunun nedeni şudur: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki organizmaya ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:

Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. 22

Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü. Geçmişte, mutasyonların %99’unun zararlı, %1’inin etkisiz olduğu kabul edilmekteydi. Oysa yeni yapılan araştırmalar, DNA’nın protein kodlamayan bölgelerinde gerçekleşen ve bu nedenle de zararsız olduğu sanılan %1 oranındaki mutasyonların da uzun vadede zarar getirdiğini ortaya koymuş ve bu nedenle bilim adamları bu mutasyonlara “sessiz mutasyon” adını vermişlerdir. Mutlak zararlı olan mutasyonların ise mükemmel, uyumlu, simetrik, organları meydana getirebilmeleri imkansızdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi’nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında evrimci bilim adamı Warren Weaver şöyle demiştir:

Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki -yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi- pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir? 23

O zamandan bu yana yapılan bütün “faydalı mutasyon oluşturma” çabaları da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Evrimciler, çok hızlı ürediği ve mutasyona uğratılması kolay olduğu için, meyve sinekleri üzerinde onyıllarca mutasyon denemeleri yaptılar. Bu canlılar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez uğratıldı. Ama tek bir faydalı mutasyon gözlemlenmedi. Evrimci genetikçi Gordon Taylor, bu konuda şunları yazar:

Bu çok çarpıcı ama bir kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller. 24

Bir başka araştırmacı olan Michael Pitman, meyve sinekleri üzerindeki deneylerin başarısızlığını şu şekilde ifade eder:

Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyonlara maruz bıraktı. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin ürettikleri canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat ya da kısır oldular. 25

İnsan için de durum aynıdır. İnsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararlıdır. Tıp kitaplarında “mutasyon örneği” olarak anlatılan mongolizm, Down Sendromu, albinizm, cücelik, orak hücre anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozuklukların ya da kanser gibi hastalıkların her biri, mutasyonların tahrip edici etkilerini ortaya koymaktadır. Elbette ki insanları sakat bırakan ya da hasta yapan bir süreç, “evrim mekanizması” olamaz.

Ulusal Bilimler Akademisi üyesi Lynn Margulis, mutasyonların net zararlı etkileri ile ilgili şu itirafı yapmıştır:

Yeni mutasyonlar yeni türler oluşturmaz; sakat yavrular oluşturur. 26

Margulis, 2011 yılındaki bir röportajında ise mutasyonların organizmayı değiştirdiğine ve bu yolla yeni türler ortaya çıktığına dair hiçbir delil olmadığını şu sözlerle vurgulamıştır:

Neo-Darwinistler, mutasyonlar gerçekleştiğinde ve bir organizmayı değiştirdiğinde, yeni türlerin ortaya çıktığını söylerler. Bana da defalarca, rastgele mutasyonların yeni türleri oluşturan evrimsel değişikliğe yol açtığı öğretildi. Buna inandım; ta ki delil arayana dek…27

Down Sendromu, albinizm gibi hastalıklar, mutasyonların tahrip edici etkilerine birer örnektir.

Lynn Margulis’in söylediği gibi rastgele mutasyonların yeni türleri oluşturan evrimsel değişikliğe yol açtığına dair tek bir delil yoktur.

Mutasyonların neden evrimci iddiayı destekleyemeyeceklerini üç ana maddede özetlemek mümkündür:

Mutasyonlar her zaman zararlıdır: Mutasyonlar rastgele meydana geldikleri için hemen hemen her zaman canlıya zarar verirler. Mantık gereği, mükemmel ve kompleks olan bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez aksine tahrip eder. Nitekim hiçbir gözlemlenmiş “faydalı mutasyon” yoktur.

Mutasyon sonucunda DNA’ya yeni bilgi eklenmez: Mutasyon sonucunda genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA’nın farklı yerlerine taşınır. Ama mutasyonlar hiçbir şekilde canlıya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazandırmazlar. Ancak bacağın sırttan, kulağın karından çıkması gibi anormalliklere sebep olurlar. Çoğu zaman ölüme sebep olan hastalıklar meydana getirirler.

Mutasyonun bir sonraki nesle aktarılabilmesi için, mutlaka üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir: Vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesle aktarılmaz. Örneğin bir insanın gözü, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal formundan farklılaşabilir, ama bu kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir. Eğer bir mutasyon üreme hücresinde gerçekleşirse bunun mutlak etkisi zararlı olduğundan, sonraki nesillerin de hastalıklar ve sakatlıklarla doğması kuvvetle muhtemel olacaktır.

Görülebildiği gibi mutasyonlar, canlılara sadece zarar veren oldukça tehlikeli yapısal etkilerdir. Dolayısıyla bir canlının değişimine ve gelişimine fayda sağlamaları imkansızdır. Bu gerçek, evrimcilerin öne sürdükleri iki sözde “evrimleştirici mekanizmayı” tümüyle ortadan kaldırmış olmaktadır.

Açıkça görüldüğü gibi, canlıların evrim geçirmiş olmaları mümkün değildir, çünkü doğada onları evrimleştirebilecek bir mekanizma yoktur. Nitekim fosil kayıtlarına baktığımızda da, bu imkansız senaryonun zaten hiç yaşanmadığını görürüz.

a. Anten
b. Halter

c.  Halter bölgelerinden çıkmış kanatlar
d.  Halter bölgelerinden çıkmış bacaklar

A. 1. Normal bir meyve sineği (drosophila) 2. Mutasyon sonucunda kanatları halter bölgesinden çıkmış bir meyve sineği 3. Radyasyondan kaynaklanan bir mutasyon sonucu bacakları kafasından çıkmış bir meyve sineği

B. Mutasyonun zararlı etkilerine bir örnek: Çernobil nükleer kazasından etkilenmiş olarak doğan bir çocuk

C. Mutasyonun korkunç etkilerinden biri resimde görülmektedir. Mutasyonlar, canlı bedenindeki mükemmel düzeni bozucu felaketlerdir.

Genetik Sürüklenme Evrim Değildir

Sıçramalı evrim teorisinin kurucuları ve onu izleyenler, iddialarını hiçbir şekilde doğal seleksiyon mekanizmasıyla açıklayamayacaklarının kısa sürede farkına vardılar. Bu nedenledir ki, iddialarını geçerli kılabilmek için doğal seleksiyonun bir başka türevi olan “genetik sürüklenme” ifadesini ortaya attılar. Bu şekilde iddialarının daha bilimsel görüneceğine inandılar. Oysa genetik sürüklenme, tıpkı doğal seleksiyon gibi, doğada var olan fakat hiçbir evrimleştirme gücü olmayan bir mekanizmadır.

Örneğin bir sürüngen türü milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramadan yaşamını sürdürür. Ancak evrimcilere göre, bu sürüngen türünün içinden bir şekilde az sayıdaki bir grup ayrılmıştır. Evrimciler, ayrılan bu sürüngenlerin, nedeni açıklanamayan bir seri yoğun mutasyona maruz kaldıklarını ve bu mutasyonlardan sözde avantaj sağlayanların, bu dar grup içinde hızlı bir biçimde seçildiğini iddia ederler. Buna göre gruba ait belli özelliklerin, diğerlerine göre sözde daha avantaj sağlayacak şekilde öne çıkacağını düşünürler.

Evrimciler, tüm bu aşamaların ardından grubun hızla evrimleştiği ve kısa sürede bir başka sürüngen türüne, hatta bir kuşa dönüştüğünü öne sürerler. Tüm bu sürecin çok hızlı olduğu ve dar bir popülasyonda gerçekleştiğini ve dolayısıyla, geriye çok az fosil izi kaldığını iddia ederler.

Dikkat edilirse, aslında bu teori, “geride fosil izi bırakmayacak kadar hızlı bir evrim süreci nasıl hayal edilebilir?” sorusuna cevap geliştirmek için ortaya atılmıştır. Oysa gerçekte ortada herhangi bir evrimleşme yoktur.

Genetik sürüklenme senaryosunda evrimcilerin anlatmak istedikleri esas konu, faydalı mutasyon ile türlerin kendi popülasyonları içerisinde zamanla öne çıkarak yeni türler oluşturdukları iddiasıdır. Bu iddiaya başvurmalarının çeşitli sebepleri vardır: Mutasyonların evrimcilerin bekledikleri hayali genleri oluşturamaması ve hatta canlının genetik yapısını bozması; doğal seleksiyonun ise genetik yapıyı değiştirrecek herhangi bir güce sahip olmaması evrimcilerin ciddi şekilde önünü tıkamıştır. Aslında iddiaları, öncekilerden farklı değildir. Burada başvurulan, evrimcilerin bilindik kelime oyunlarıdır.

Bir şehirde sokakta yaşayan köpekler zamana yayılarak incelenirse bazı dönemlerde belirli özelliklerin belirli bölgelerde baskın çıktığı görülür. Uzun tüylü, kısa boylu veya siyah renkli köpeklerin sayılarının değiştiği takip edilebilir. Bu, genetik bir değişimin delili değildir. Köpekler her zaman köpek olarak kalırlar.

Genetik sürüklenme konusunda gerçekte olan ise şudur: Genetik bilimi istatistik ve matematik ile incelendiğinde, popülasyonlardaki genlerin hareketi takip edilebilir. Örnek olarak, bir şehirdeki sokak köpekleri zamana yayılarak incelenirse bazı zamanlarda belirli özelliklerin belirli bölgelerde baskın çıktığı görülür. Uzun tüylü, kısa boylu veya siyah renkli köpeklerin sayılarının veya yaşadıkları bölgelerin değiştiği takip edilebilir. Buna neden olan etkiler köpeklerin göç etmeleriyle veya genetik sürüklenmeyle açıklanır.

Genetik sürüklenme, bir türün altındaki çeşitlerin sayılarının bir sonraki kuşakta değişmesidir. Teorik olarak mevcut köpek cinslerinin sayıları hesaplanarak, bir sonraki kuşakta hangi türden kaç tane köpek olacağı bulunabilir. Ancak önceden tahmin edilemeyecek çevresel faktörler bir cinsin sayısının artmasına veya başka bir cinsin tamamen ortadan kalkmasına neden olur. İşte bu yüzden bir zaman sonra şehrin içerisinde yaşayan köpek cinslerinin dağılımı değişir.

Canlıların göç etmeleri de aynı şekilde söz konusu canlı türünün göç ettiği bölgelerde sayısının artmasına neden olur. Bu, o bölgedeki genetik çeşitliliğin de artmasıyla sonuçlanır. Benzer şekilde çiftleşmeler de aynı etkiye yol açar. Aynı popülasyonun sürekli kendi içinde çiftleşmesi genetik çeşitliliği azaltır ve o bölgede benzer dış görünüşe sahip bireylerin artmasına neden olur.

Ancak bu bir evrimleşme değildir. Ortada yeni bir tür veya evrimleşerek değişime uğramış canlılar yoktur. Farklı bölgelere göç etmiş köpek türleri, herhangi bir canlıya dönüşmemiştir; yine köpektirler.

Evrimciler, bu yolla yeni tür oluştuğu safsatasını Galapagos ispinozları konusunda da gündeme getirirler. Genetik sürüklenme ve göç gibi etkiler sonucunda yeni ispinoz türleri ortaya çıkardığını savunurlar.28 Ancak ilk defa ortaya çıktığı iddia edilen bu kuş türleri, aslında yalnızca aynı türün varyasyonlarıdır.

Darwin’in Galapagos Adaları’nda gördüğü ve teorisine delil sandığı farklı ispinoz gagaları, gerçekte bir genetik varyasyon örneğidir. (Üstte) Galapagos Adası’ndan bir görünüm

Dünyada farklı görünümlerde ispinozlar bulunmaktadır. Bunun nedeni çevresel etkilerdir. Bu ispinozların tümünün genetik bilgisi aynıdır.

Dünya üzerinde ilk defa kıvırcık saçlı ve koyu tenli bir kadınla mavi gözlü ve açık tenli bir erkek çocuk sahibi olsa, çocuk hem annesinin hem de babasının bazı özelliklerini alarak kıvırcık saçlı, esmer tenli ve mavi gözlü doğabilir. Bu durumda ortaya yeni bir tür çıkmış olmaz, sadece kıvırcık saçlı ve mavi gözlü yeni bir insan dünyaya gelmiş olur. Aynı ırkların çiftleşmesi veya göç ederek kendi farklı varyasyonlarıyla ilk defa karşılaşması asla bir türün değişerek başka bir tür haline gelmesine yol açmaz.

Bir türün içerisindeki varyasyonlar homozigot veya heterozigot olabilirler. Homozigot bir tür kendi içerisinde çiftleştiğinde aynı özelliklere sahip kuşakların oluşmasına neden olur. Bu terim “safkan” olarak da bilinir. Heterozigot varyasyonlar ise farklı homozigot varyasyonların bir araya gelmesiyle oluşurlar. Örnek olarak Alman kurtları sürekli birbirleriyle çiftleştirilerek Alman kurdunun özellikleri korunur. Ancak Alman kurdu ile farklı türdeki bir köpek çiftleştirilirse heterozigot yavrular doğar. Bu yavruların bir bölümü anneye bir bölümü de babaya benzer. Bu çaprazlama kaç defa tekrar edilirse edilsin asla yeni bir canlı veya tür ortaya çıkmaz, sadece yeni köpek yavruları doğar.

Kuşaktan kuşağa bazı varyasyonların baskın geldiği, bazılarının yok olduğu, bazılarının tekrar ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Ancak bu durum genlerdeki bilginin değişmesi anlamına gelmez. Bazı genler baskın hale gelmiş, bazıları çekinik kalmıştır. Canlı, bazı özelliklerini göstermiyor olabilir; fakat bu özelliğin bilgisi hala DNA’sında bulunmaktadır. Dolayısıyla, varyasyonlar limitlere sahiptir ve tüm varyasyonlar ancak mevcut gen havuzu içinden ortaya çıkar. Hiçbir dış etken, canlının gen havuzuna yeni bir bilgi ekleme yeteneğine sahip değildir. Köpekler, ne kadar kendi türdeşlerinden izole halde kalırlarsa kalsınlar, yine köpek olarak kalacaklardır. Bu, her canlı için geçerlidir.

Çocuk, hem annesinin hem de babasının bazı özelliklerini alarak kıvırcık saçlı, esmer tenli ve mavi gözlü doğabilir. Bu durumda ortaya yeni bir tür çıkmış olmaz, sadece kıvırcık saçlı ve mavi gözlü yeni bir insan dünyaya gelmiş olur.

Makromutasyonlar Yanılgısı

Evrimciler, genetik sürüklenme hadisesini kendi teorilerine uydurmak için, farklı coğrafyalara göç ederek izole olan grupların, bulundukları yerlerde makromutasyonlara uğradıklarını ve bu şekilde başka türe dönüştüklerini iddia etmişlerdir. Oysa makromutasyon iddiası, büyük bir yanılgıdır.

Makromutasyon fikrini ilk ortaya atan Alman paleontolog Otto Schindewolf’tur. “Hopeful Monster” (Umulan canavar) olarak adlandırılan teori daha sonra Berkeley Üniversitesinden genetikçi Richard Goldschmidt tarafından savunulmuştur. Ancak bu tuhaf senaryonun tutarsızlığının -birçok evrimci gibi- Goldschmidt de kısa zamanda farkına varmış ve bu durumu şöyle itiraf etmiştir:

Şimdiye kadar hiç kimsenin makromutasyonlar yolu ile yeni bir tür ya da cins üretemediği bir gerçektir. Seçilmiş mikromutasyonlar yoluyla dahi tek bir tür bile oluşturulamadığı da doğrudur. En iyi bilinen Drosofila (meyve sineği) gibi organizmalarda bile sayısız mutasyon bilinmektedir. Eğer herhangi bir organizma üzerinde bu binlerce mutasyonun bir kombinasyonunu yapabilseydik, yine de doğada bulunan herhangi bir türle benzerlik gösteren bir tür üretemezdik.29

Ünlü genetikçi R. A. Fisher’ın deney ve gözlemlere dayanarak ortaya koyduğu bir kural da, makromutasyon varsayımını açıkça geçersiz kılmaktadır. Fisher, The Genetical Theory of Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Genetik Teorisi) adlı kitabında, “bir mutasyonun, bir canlı popülasyonunda kalıcı olabilmesinin, mutasyonun fenotip üzerindeki etkisiyle ters orantılı” olduğunu bildirir. 30 Bir başka deyişle, bir mutasyon ne kadar büyük olursa, toplulukta kalıcı olma ihtimali de o kadar azalır.

Genetikçi Lane Lester ve popülasyon genetikçisi Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında söz konusu mutasyon çıkmazını şöyle anlatırlar:

Sonuçta dönüp-dolaşıp gelinen temel nokta, herhangi bir evrim modelinde, her türlü genetik varyasyonun mutlak kökeninin mutasyon oluşudur. Bazıları, küçük mutasyonların birikmesi düşüncesinin sonuçlarından rahatsız olmakta ve evrimsel yeniliklerin kökenini açıklamak için makromutasyonlara yönelmektedir. Goldschmidt’in umulan canavarları gerçekten de geri dönmüştür. Ancak makromutasyonlar tarafından etkilenen popülasyonlar, gerçekte yaşam mücadelesinde yenik düşen popülasyonlar haline gelmektedir. Makromutasyonların, komplekslik artışı sağlamasının (genetik bilgiyi geliştirmesinin) ise izi bile yoktur. Eğer yapısal gen mutasyonları (küçük mutasyonlar) gerekli değişimleri oluşturmakta yetersiz kalıyorlar ise, düzenleyici genler üzerindeki mutasyonlar daha da işe yaramaz olacaktır, çünkü adaptasyon sağlamayan ve hatta yıkıcı etkiler oluşturacaktır… Bir nokta son derece açıktır: Mutasyonların, ister büyük isterse küçük olsunlar, sınırsız bir biyolojik değişim oluşturabilecekleri tezi, bir olgudan çok bir inanç olarak kalmaya devam etmektedir. 31

Gözlem ve deneyler, mutasyonların genetik bilgiyi geliştirmediğini ve canlıları tahrip ettiğini açıkça gösterirken, sıçramalı evrim savunucularının, etkisi net zararlı olan mutasyonlardan büyük “başarılar” beklemeye kalkmaları, açık bir tutarsızlıktır.